hayatımdan kareler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayatımdan kareler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2018 Salı

Pantolon sorunsalı #2937464

Pantolon modası -takip edebildiğim kadarı ile- son 4 bilmedim 5 senedir aynı. Belki küçük değişiklikler yaparak paçadan kısaltma, uçlara taşlar dizme, dizleri eskitme gibi eksantrik(tdk'dan yazıma baktım lol) şeyler ekleseler de genel olarak rahatsız edici bir darlıkla her kilodan insanı zayıf gösterecek bir pantolon amacı var bu modada.
dar pantolon modası ile ilgili görsel sonucu


Ailemin de dinimin de sıcak bakmadığı dar pantolon modası başlarda beni es geçti çünkü ablamdan kalan bir sürü güzel pantolonum vardı ve bu süre zarfında hiç eksiklik hissetmeden eski bol rahat pantolonlarımla hayatımı devam ettirebiliyordum. Ama bir gün fark ettim ki ben her mevsim aynı pantolonları giyiyordum ve itiraf ediyorum ki bu pantolonları aynı görünümde 5 sene önceki fotoğraflarımda da bulabiliyordum.

Hal böyle olunca 2 sene evvel bir arayışa girdim. Eskisi kadar kaliteli, insanı sıkmayan, darlığı ideal bir pantolon bulmaktı amacım. Fakat maalesef ki geçen iki yılda tüm pantolonlar tek düzeleşmişti. Standart çıkan bu modeller insana tek bir seçenek hakkı veriyordu. Skinny'e boyun eğmek...

Tam bu sırada o yaz pantolon etekler ortaya çıktı. Resmen Allah yardım etmişti. Siyahından aldım, Mavisinden aldım, Açık kahvesi derken bütün yazı kombinleyerek geçirdim. Kış tarifesi başlayınca da eskilere geri döndük.

pantolon etek ile ilgili görsel sonucu

Ve şimdi yeniden yaz. Sıcak mı sıcak bir temmuz ayı bizleri bekliyor. Dolapta bol pantolon etekler duruyor ama her kıyafetin altına da uymuyor tabii ki. Ben yeniden arayışa geçiyorum.

O da ne! Bu sefer de modada bir çatlak buluyorum. Işık içeriye süzüyor. İşte bu! Belden aşağı doğru bedeni sarmayan bileğe doğru vücuda yapışmadan daralan bir pantolon tipi. Hem de birden çok mağazada birden bulunabilen bir şey.

İşte tam o sırada ben Rana, dünyanın en mutlu insanı oluyorum.

Pantolon bu. Satış sitesinde tipi daha garip çıkmış bu nedenle bendeki fotoğrafı koyuyorum.

Az sonra anlatacağım şey de "Back to the Mutsuzluk" adlı çalışmam olacak. Dikkatle okuyun lütfen...

Sınavdan sonraki bir hafta boyunca her gün "Bisiklete binmek istiyorum" dedim. Çünkü bisiklet özgürlüğümü birkaç dakika da olsa bana hissettirecek rüzgara sahipti. Ama maalesef ki hiç binemedim. Sorun niye!

Annemler ailecek Pendik sahilde sürersek ne kadar keyif alacağımızı, tek başıma sokaklarda sürersem bayılabileceğimi, yanımda kimse olmadığı için başıma bir iş gelebileceğimi söylediler.
He, Bir de vaktim olmadı.

En sonunda pendik sahilde verilecek olan Buray konserine erkenden gidip orada bisiklet sürmeye karar verdik. Taşıması kolay olduğu için katlanır bisikleti almaya karar verdik. Katlanır bisikleti alıp arabaya götürmek için taşırken ablam bisikletin çok ağır olduğunu, tekerlekleri olan bir şeyin taşınmasının aptalca olduğunu söyledi. Katlanır halinden yavaşça normal haline getirdiğimiz bisiklet bana bir güven verdi ve ani bir karar verdim: bisikleti arabaya doğru gidondan tutarak hızlıca sürerek götürecektim. Allah aşkına arkamızda atlı mı vardı! Ne bu acele!

Tahmin edin ne oldu?! En son bisikletin üzerinden uçtuğumu hatırlıyorum ki bu bile iyi bir detay. O saniye anladım ki, yeni açılmış ama güvenlikleri kapatılmamış bir bisiklet açıldığı gibi yeniden kapanarak sahibini yerde yuvarlayacak bir güce sahipmiş.

İşin kötü yanı sürücü kursuna yazdırılmaya gidiyordum...

Bisiklet ki benim çok saygı duyduğum bir icattır. Bir kere motor sen, güç sen. Harika bir şey! Bu aklıma spiritteki Gett off my back sahnesini getirdi. Benim mustangim de tıpkı spirit gibi beni bir kenara fırlattı.



Heh işte böyle olunca küçükken külotlu çoraplarımızın yırtılıp da yarayla birleşmesi iğrençliğine benzer bir şey oldu. Pantolonum -daha beş günlük olan- iki dizinden de parçalandı. Bir de yıllardır düşmemiştim. O küçük sızıyı, her harekette kendini hatırlatmasını, kalıcı izler bırakmasını tamamiyle unutmuşum. Ne günlerdi be!

Şimdi her secdeye inişte -artık yaşlılıktan oturarak kılmaya karar verdi verecek teyze gibi- içimden inliyorum. Çok şükür ki daha kötüsü olmadı. Ama şunu anladım, nazar mezara koyar.

Blogumda ilk kez modadan konuşurken yine döndüm dolaştım kötü anılara geldim ya, helal olsun bana. Ama biliyorum siz muhabbeti daha çok seviyorsunuz :)

Son olarak Buray konseri iptal oldu. Çorlu'da -Allah rahmet eylesin- gerçekleşen tren kazası sebebiyle. Bir de sürücü olmak için gereken evrakları ancak doğum günümden sonra doldurabilirmişim. Doğrum günüme de 17 gün var...(27 temmuz)

Kısacası bugüne notum 85.
80'i sağlıklı ve mutlu olduğum için, 5i izlediğim güzel hint filmi için.
15 puanı da neden kırdığımı biliyorsunuz...

Hint filmi de harikaydı bu arada! Bu kadar dırdırımı dinlediğiniz için size bu A+ kalite film tavsiyem olsun: Hindi Medium. Hadi yine iyisiniz !


Konusu ve yorumu için tavsiye aldığım bloga yönlendiriyorum tık tık
Bir gün aklıma gelir de yorumlarsam şaşırmayın! Buna değer.

30 Ekim 2016 Pazar

Hayat bir TV olsa, O da bende olmasa.

Şu zamana kadar dizilerdeki abartılara hep aynı tepkiyi verdim: "Gerçek hayatta olmaz böyle şey!" Haklıydım çünkü bazı pembe diziler o kadar ileri gidiyor, karakterleri soktukları kalıplardan bambaşka davranışlara itiyorlardı ki eleştirmeden edemiyordu insan.

Daha sonra hayat bana fake attı.

Nasıl mı? Diziler ve gerçek hayat benzerlik gösterdi. Bunun için dizilerin tüm olağandışılıktan sıyrılıp gerçekçiliğe dönmesini beklersiniz değil mi? Hayır öyle olmadı. Gerçek hayat, tüm acımasızlığını bir kenara atarak Romantizm akımına adımını attı, sonra azıcık gerilime el atacaktı ki çarpıldı ve, evet kısa bir süre sonra bağlantı kesildi.

Siz hiç bir ergenin sırf hoşlandığı kızın saçına dokunabilmek için kızın sırasına kadar önüne gelen herkesin saçını havaya kaldırıp indirdiğini gördünüz mü? Ben maalesef ki gördüm. Bunu o kadar hızlı yaptı ki kızın saçına dokunmaya sıra gelmesi çok uzun sürmedi. Zaten kızdan sonra da yapmayı bıraktı. ACABA NEDEN?!


Bu sefer de hayatı gerilim dizisi olunca seyredin:

Asla hiçbir durumu(yemek, program, buluşma vb)  beğenmeyen arkadaşlarımla bir akşam yemeğini daha yurdun soğuk ve kalabalık masalarından birinde yemek yiyorduk. Arkadaşım bu sefer "Yemelerin ne kadar kötü olduğu" konulu konuşmasında fazla ileri gitmiş, tüm yeme isteğimi götürmüştü. Doyduğum kadar yedim, sevmediğim biberleri bir köşede topladım ve tepsimi çöpe dökmeye gittim.

Kısacık yolda aklımın kenarından bile, rotasyon sebebiyle okuldan ayrılmış fizik hocamın beni durdurup biberlerimi yiyeceği, geçmezdi. Fakat oldu. Yapacak bir şey yok. Travmalar atlatılmak için vardır.

Yeniden kanalımızı pembe diziye çevirelim. Sırf işsizlikten izleyen seyirciler yüzünden hala finalini verememiş pembe dizilere...

Hoşlandığı kızın sırasına kocaman bir çöp adam çizdi. Kız çizmesine itiraz etti, dinlemedi. Bu çizimin silinmemesi gerektiğinden bahsetmeye başladı. Fakat tam bu sırada kız karalamanın ayaklarından silmeye başlayınca "N'APIYORSUN SİLMEMELİYDİN!" dedi. Kız ise karalamalardan hoşlanmadığını ama çok isterse kenara küçük bir tane çizebileceğini belirtti. Çizildi çizilmesine ama çizim muhtemelen bir gün bile orda durmadı, silindi.

Kanalı çevirmek lazım değil mi? Buraların cıvkı çıktı.
Haberler var mı haberler? (Tüm babaların ortak sorusu)

Haberler  bizim okulda gündüzlülerin işidir. Yurtluların gündemle pek alakası olmaz. Malum ne internetimiz var ne de rahat rahat izleyebileceğimiz bir televizyonumuz! Gerçi yurtta güzel model bir TV var fakat -zannediyorum ki- izlemeyelim diye koridordan geçen herkesin "NE İZLİYOR BU SALAK?" diyerek bakıp yüzünü çevirdiği camdan bir odada bulunuyor.
Ha bir de haberler etüt saatinin başladığı vakte denk geliyor.

Bazen -çok nadir- yemek saatini kaçırıp da kantine uğradığım vakit Gazete okumalarına rast gelebiliyorum fakat dediğim gibi çok nadir.

Bu nedenle gündem yerine geçmişe veriyorum kendimi. Yani dershane çıkışlarında eve dönüş yolunda edilen sohbetlere. İRA adlı Osmanlı- İngiltere kazığını öğreniyorum ardından da Sultanbeyli'nin geçmişini, durumunu, yaşantısını.

Bunları izlerken bendeki durum nasıldır tahmin edersiniz sanıyorum. DELİRİYORDUM! Bu iş böyle olmamalıydı. Hayat gerçeklikte kalmalı, absürtlük ise dizilerde can bulmalıydı. Çünkü gerçek hayattaki absürtlük pembe renginden daha çok çekilmiyor.

Sıkılıyorum. Televizyonu kapamak istiyorum ama elim gitmiyor. Daha izlenecek, görülecek ve öğrenilecek çok şey var. Tabi ki bildiğimiz TV'de değil, TV'deki insanlarda. İncelenmeyi bekleyen mücevherlerde.

Sanırım yazmayı özlemişim. Sayanora.

Güncelleme: Yeni bitirdiğim Tarık Tufan romanından aldığım bir alıntı:

"Bunlar romanlarda olur; yazar oturur hayal gücünü zorlar, oradan alır buradan getirir, ne yapar eder bu alakasız 5 kişiyi bir araya getirir. Romanlarda olur fakat saçma olduğunu düşünürüz. Oysa gerçek hayat romanlardan daha kurgusal. Gerçeğini anlatsan insanlar sana güler."

Şanzelize Düğün Salonu / sf:107

27 Ekim 2016 Perşembe

Bosna'dan İstanbul'a Mektup

Bir mektup yazdım anneme, geç yazılmış ve asıl alıcısının annem olmadığı. Dil anlatımda bilmem kaçıncı defa işlediğimiz mektup konusu bir defa daha ödev olarak karşıma çıktı. Ama bu sefer ıkına sıkıla yazmadım; eğlendim, anımsadım, gülümsedim. Biliyor musun okuyucum, yazma ödevlerine tepkili bu insan eğlenerek bir yazı ödevi yapıyorsa bunun yegane sebebi sevgili blogudur.


Uzun lafın kısası Bosna'dan bir mektubum var okursan:

 Sevgili Anneciğim,

Nasılsın, İstanbul’da havalar nasıl? Yaz ayındayız, İstanbul’da güneşten başka ne olabilir ki! Taş çatlasa çiseleyen bir yağmurdur derdiniz.
Düne kadar burada da öyleydi. Sonra birdenbire kavurucu sıcak, yerini serin bir esintiye ve sırılsıklam eden bir yağmura bıraktı. Yağmurluğumu alacağımı belirterek  şemsiye teklifini geri çevirdiğime şimdi çok pişmanım.
Kızma anne. Ben sana dememiş miydim oralarda tek başıma olunca kendime bakacağım diye! Yağmurun geleceğini  fark edince üniversitenin kantininden olduka pahalıya bir şemsiye aldım. Umarım pahalı olması dayanıklı olmasından kaynaklıdır, aksi halde motif olarak basılmış üniversite amblemine o kadar KM(Bosna para birimi) vermiş olmama inan çok üzülürüm. KM demişken komik bir anım geldi aklıma:
Daha kimsecikler yokken yurdu ve okulu incelemek için epey bir vaktim oldu.  Bir ara akşam yemeğine inerken duyuru panosunda “İftar menüsü yalnızca 9 km’ye" şeklinde bir yazı gördüm. Hayret ettim. Bu insanlar ramazan zamanı oruç açmak için 9 kilometre yürümeye yalnızca diyor, bir de bunu tavsiye ediyorlardı. Uzun bir süre duyuruyu her görüşümde hayret ettim. Bosna’yı tanıdıkça gizemi çözmem uzun sürmedi. Aslında burada yazan km, kilometre anlamında değil, Bosna’nın para birimi olan km anlamında kullanılmış! Böylelikle her şey netleşti. 18 TL’ye bir iftar menüsü kesinlikle 9 kilometre yürümekten daha mantıklı ve rahatlatıcı.
Zaten o günden sonra çok geçmeden  kalabalık bir insan kafilesi yurda geldi. Herkesten önce gelmiş olduğum için gelenlere yolu ben gösteriyor, herhangi bir ihtiyaçları olduğunda yardımlarına koşuyordum. O günden sonra bir süre yurt görevlisi olarak anıldım, halbuki ben de geleli 2 gün oluyordu!

İlk oda arkadaşlarım çok tatlı ablalardı. İlk diyorum çünkü üç dört gün sonra oda değiştirmek zorunda kaldım. Nedeni ne ben ne de oda arkadaşlarımdı. Nedeni yıllardı. Ablalar 94’lü bense 00’lıyım. Aramızda resmen bir nesil, yüzyıl farkı vardı. Bu yaş farkı nedeniyle ablalarla olan ilk konuşmamada çekindim, nasıl konuşmam gerektiği konusunda şüpheye düştüm.

“Fakat Elhamdülillah korktuğum gibi olmadı. Aksine çevrem genişledi ve o yaş grubundaki insanlarla nasıl konuşmam gerektiğini tecrübe ettim. Bu ablalarla bir arada kalırken onların Konya’dan İstanbul’a ilk defa Bosna uçağına binmek için geldiklerini öğrendim. Bu duruma o kadar şaşırdım ki ablaları daha yakından incelemeye başladım. Çünkü benim aksime onlar tam olarak bir Anadolu çocuğu, kızı ve vatandaşıydılar.

Devamında neler olduğunu tahmin etmen zor olmaz sanırım. Haftanın ilk günü erkenden ellişer dakikalık derslere başladık. İki hoca ikişer ders veriyor, konularda hızlıca ilerliyoruz. Bu arada müjdemi isterim, yerleşebileceğim en yüksek sınıfa yerleşmişim. Bu durum beni mutlu etmekten çok cesaretlendirdi. Sanırım insan en çok başardığında motive oluyor.

Hocalarımın ikiside bildiğimiz boşnaklara benzemiyor. Aslında kimseye benzemiyorlar. Kendilerine özgüler diyebilirim. Mesela sen hiç tek gözü mavi tek gözü kahverengi bir insana rasladın mı? Ben onunla tanıştım, güldüm, eğlendim!  

Aslında gezdiğim yerlerden de bahsetmek isterdim ama bence bugünlük bu kadarı yeterli. Hem onları da anlatsaydım çektiğim onca fotoğrafın bir değeri kalmazdı. En iyisi haftaya eve geldiğimde size güzel bir sunum yapmam olacak sanırım. Evdekilere selam söylüyor yanaklarından öpüyorum. Allah’a emanet olun!

6 Ekim 2016 Perşembe

Bengüsu Özcan'la tanıştım! / Maskeli Kedi.

Eğer telefonumda samsunglardaki gibi çekilen fotoğrafın tarihi yazsaydı, her şeyin başladığı o günü tam tarih olarak verebilirdim. Fakat kabaca belirtmek gerekirse okulların açılmasına yakın bir pazar günüydü, Via Port gezmesindeydim. Yanımda kimsecikler yoktu ve sırf can sıkıntısından Kipa'da ucuzlayan kitaplara bakıyordum. (Son ucuza kitap alışverişimde aldığım "Efsane" kitabından memnun kalmıştım.)

Bu sırada alt rafta bir kitap gözüme takıldı. İlk bakışta bayrağı andıran kapağı ilgi çekiciydi.
Okudukça manalaşan bir kapak olduğunu daha sonraları anlayacaktım...


Kapak ilgimi çekmişti fakat "Kitabı kapağına göre yargılamamlıydım. Arka yazısını okudum. 
BA YIL DIM. Bir insanı 1-2 dakikada etkileyebilmek ve/veya güldürebilmek yetenek olsa gerek.

17 Eylül 2016 Cumartesi

Yaz hayallerimi rafa kaldırdım...

Geçenlerde 30 yaşına giren birinin kısacık bir yazısını okuyarak yaşının umutla umutsuzluk arasındaki o ince çizgiden nasıl da güzel sıyrıldığını gözlemledim.

Yazı, bana 30 yaşından sonra genç olmanın değil, genç ruhlu olmanın gerekli olduğunu, gençliğin tecrübelerinin bu yaşa kadar tamamlanması gerektiğini hatırlattı, bir nevi bu konuda uyardı. Korktum, ya olmak istediğim kimse olamazsam..?

Ne olmak istiyorum ki ben? Kim olmak istiyorum daha doğrusu? Kendim olmamın ne sorunu var? İnsanın kendisi olması şu dünyaya yetmiyor mu?

İşte burada şu dünya giriyor devreye. ŞU DÜNYA. Yalnızca şu dünya. Peki ya öteki?

Belki de asıl orada kendim olmalı, burada olmak istediğim ve olmam gereken olmalıydım.

Fakat maalesef ki bazen abartabiliyorum.

Kendimi bir anda Ahiretim ayağına Dünya'ya kazık çakarken buluyorum.

Her türlü güzelliği burada hayal ediyorum.
Bunlar da genelde gerçekleşmesi güç ama imkansız olmayan şeyler oluyor.
İmkan varsa umut da vardır.
Peki tüm imkanlar bir arada var mıdır?

Yani Endonezya'da okuyabilirim, biliyorum çok çalışırsam dilimi geliştir, ilgi duyduğum dili öğrenirsem gidebilirim.

Aynı şekilde Boğaziçi'de de okuyabilirim. Eğer son iki sene aşşırıı fazla çalışır, sınav esnasında kendimi kontrol edebilirsem Allah'ın izniyle o da olur.

Peki hem Boğaziçi'de hem Endonezya'da okuyabilir miyim?

Şimdi de şeytan fıslıyor, tabii ki okuyabilirsin birinde sabahçı birinde öğlenci, dankek 8kek.

Fakat hayat böyle değildir, karşına milyonlarca kapı çıkar. Hepsi birden açmak istediğin kapı değildir. Aynı yere de çıkmaz.

İşte benim hayallerim de böyle birbirinden alakasız şeyler oluyor.

Her birini aynı anda düşünüyorum, Bu tıpkı aynı anda dünyayı 2 kez turlamak, 3-5 dil birden konuşur hale gelmek, pek çok alanda dünyaca ünlü bir insanı olmak oluyor.

Fotoğrafa bayıldım.

21 Ağustos 2016 Pazar

Kore bileti kaçtı, NAK'a bilet şansı !

Bundan 8-9 ay önce babam müjdeli bir haber verdi. İnşaallah tezini yazarsa KORE'ye gidiyormuşuz.
Çok sevindim.
Sırf bu gezi için korece alfabe tekrarı yaptım.
Sırf bu gezi için zibilyon kore gezi vlogu izledim.
Myeoundong'dan neler alacağımı not ettim.
(Hatta listenin başında aktör çorapları vardı LOL.)
Blogumun ilk yazılarından hipenpal arkadaşımın önerilerine gidecektim.
Namson Tower'da ikizime olan sevgime kilit vuracak,
Seokjong'un ihtişamlı sarayının hijabi kraliçesi olacaktım.
Helal foods başlığı altında itaewon'a gidecektim.
Merkez camii'ni görecektim.
Sırf bu geziden önce deneme olsun diye Bosna'ya gitmiştim.
Vlog çekip ünlü olacaktım sdjdfjhjr

Olmayınca olmuyor be ya.

Nasip değilmiş.

Vatan çok daha kıymetli.

Belki başka zamana inşallah.

Acaba ikizimin dediği gibi inşallah demeyi unuttuğum için mi oldu tüm bunlar.

KESTİK! Bu kadar acıtasyon yeter.

Nisan ayında alınan biletlerimiz darbe gecesi ile birlikte yandı.
Aslında yanan biletler değildi. Çünkü 20 Ağustos gidiş tarihimizdi. Yani dün.
Devletin uçuş iptali de yoktu.

Fakat babamın vardı.

Darbenin hemen ertesi günü babam kesin kararını verdi. Gitmiyorduk. Türkiye bu haldeyken gidemezdik. Bize ihtiyaç vardı(bana var mıydı bilmiyorum). Kore'ye halamı da alıp kaçmayı düşündüm. Babamın keskin kararı kaçıp gitmeme izin vermedi. THY uçak biletlerimizi geri almasaydı kaçıp gidecektim fakat aldı. Zaten bundan hemen önce fikrimi dğştirdim. Güzel ülke Bosna sayesinde. Elhamdülillah Bosna gezim zihnimde hala taptaze ve bana güç veriyor. Sonra düşündüm: Bir senede iki ülke fazla lüks olacaktı. Artık başka zamana kısmet inşallah.

KESTİK! Düşüncelerim birkaç gün önceye kadar böyleydi. Sonra bir haber geldi.

İki gün önce akşam ablam aşağı kattan bana seslendi:

"Rana! Nouman Ali Khan TÜRKİYE'ye geliyor İnşallah!"

1 Temmuz 2016 Cuma

Eşsiz mi eşsiz mi?

Çoraplar... Ayağa giyilen, spor ayakkabısından gözükse de pantolonun paçasıyla örtülen özel eşyalar benim için. Özel demişsem de değerli anlamayın. Dışarıdayken çoraplarımın gözükmediği ve mescit dışında ayakkabılarımı çıkarmadığım için özel şeyler.

Peki onlar gerçekten özel ve güzel mi?

Geçen gün evde çorap aradım.
Ama cidden aradım yani yeni yıkanmış çorap kokan her odada bulundum.
Küçüklüğümden beri görmeye aşina olduğum eskimiş çorapları elimle itip asıl güzel olanlarla küçük bir mülakat yaptım.
Kimisi renginden, kimisi dikişinden ödün vermişti.
Kısacası çorapların derdi benden de çoktu.
Düşündüm, Allah aşkına bu eve kaç yıldır düzgün çorap girmiyordu?!

Aslında çoraplar konusunda bu kadar garip(vurdum duymaz) bir aile olduğumuzu ilk defa geçen sene yurtta kalırken fark ettim. Bir insan hangi çorabın kendisine ait olduğunu bilmez mi yahu? İşte ben bilemiyordum. Çünkü ortada duran o çorap benim çorabım olmasa bile ikizimin ya da ablamın olabilirdi. Ve çorap çoraptı çok da önemli değildi. Sırf bu nedenle yanlışlıkla oda arkadaşımın çok çorabını çalmışımdır. Sağolsun asla kötüye yormadı :D

Ablam bir keresinde demişti ki:

"İnsan sabah güzel bir çorap giyerse güne güzel başlıyor."*
*Şimdi yalan olmasın tam bu cümleyi söylememişti ama buna benzer bir şeydi.

O zamandan beri en büyük hayalim gerçekten benimsediğim güzel bir çorap giymek.
Aslında bu hayalimi gerçekleştirebilmek benim için oldukça kolay bir şey fakat güzel çoraplar benden oldukça uzaktır. Bir kere güzel nedir ki? Ben oldukça düz mantık bir insanımdır ve benim için güzel çorap her türlü kıyafetle giyebileceğimdir.

Sırf bu nedenle asla renkli çorap almam. Ya siyah ya da beyaz alır ve giyerim. Bazen çok nadir -ablam renkli şık bir çora almışsa ve de benim kıyafetlerimle denk gelmiş ve çoraba uyum sağlamışsa- o zaman bu güzel çorap uyumu hayalim gerçekleşir. Ama dediğim gibi, siyah-beyaz ile bu denk gelme olayları fazla yaşanamıyor.

Bugün Pendik'e gittim, ortaokul arkadaşlarımla buluşmaya. Biraz da erken gittim ki Bosnaya gitmeden önce ihtiyacım olan bütün eksikliklerimi gideriyim. Dolayısıyla buluşmadan önceki bir saatimi gezmeye adadım fakat "CANIM" arkadaşlarım kırtasiye malzemeleri dolu dünyaya dalarken ben de dükkanlarda çürüdüm. Sonuç olarak, çorap alamadım.

Sonra arkadaşlarla buluştuk. Öyle kocaman bir grup sayılmazdık ama gruptuk işte. VE BEN MİNİ ÇAPLI PENDİK GEZİMİZ SIRASINDA HERKESİ BEKLETEREK ÇORAP ALMAYA GİTTİM MUHAHAHAHHAHA.

Çok da iyi yapmışım. Evimiz güzel çorap gördü. Fakat o aceleyle yalnızca 3 çift çorap alabildim dolayısıyla normal insanlar gibi güzel çoraplarla yaşayabilmemiz için geriye 380447 çift daha güzel çoraba ihtiyacımız kaldı. (evdeki çorapların O kadar işe yaramaz olduğunu düşünüyordum.) Kısacası fail etmiştim.

Gezintiden miras kalan ayak ağrılarıma rağmen oturdum düşündüm. Ne yapabilirim. Sonradan aklıma 1 aydır yıkanmış ve asılmayı bekliyor olmasına rağmen unutulan(unutturulan :), odamın bir köşesinde kendi halinde kuruyan çamaşır sepeti geldi.


Belki aralarında hala işe yarar eşsiz birkaç çorap bulabilirdim.

Evet gerçekten oldukça eşsizlerdi. EŞSİZ.

Yok arkadaş, bütün sepeti boşalttım yok. Üstünde çizgiler olduğuna emin olduğum fakat yıkanmaktan rengi solmuş bu nedenle hangi renk olduğunu kestiremediğim çorabın eşi yok!

28 Haziran 2016 Salı

İngilizcem için seferberlik ilan ettim!

Duyduk duymadık demeyin. Uğramadığım günler için de kızmayın.

"İnşallah Uzak bir diyarda dil okuluna gidiyorum!"**

Hem de 2 haftalığına. Hem de ikizim olmadan. Hem de 2.derece tanıdık bir kişiden başka tanıdığım kimse olmadan!!

**Sjkjskjsk şimdilik söylemeyeyim sonra aşağıda bir yerlerden öğrenirsiniz neresi olsuğunu :)

Kabul, ben kaşındım. İngilizcem adına yazılılar dışında hiçbir çalışma yapmayarak mı kaşındım yoksa ikizimden aşırı bunalıp tek başıma gitmek gibi bir özgüven patlaması yaşamamla mı kaşındım derseniz valla yalnızca kaşındım derim.

Dolayısıyla da son 1 ay kala dedim ki "Bu ingilizceyle ben ne yapmayı düşünüyorum orada acaba??"

İngilizceme bakışım.
Aslında ingilizcemin bir sorunu yok. Yani sadece derste öğrenilen, full teorik bilgiden oluşan grameri, azıcık uğraşla edinilmiş orta halli bir kelime dağarcığı ve itinayla boş verilmişlik psikolojisi var.

11 Haziran 2016 Cumartesi

Bak al, Mark it!

Merhabalar! Yine bir etimolojik yazı yazmaya geldim. (önceki) Yani kelimeler üzerinde derinlemesine bir araştırma yapmak amacımız.
Bunu yaparken de öyle aklımıza ilk geleni kabul etmedik. Araştırdık. Nerede araştırdınız diye sormayın çünkü beynimin kullanılmayan bölümleri henüz keşfedilmeyen bir amerika kıtasını andırıyor, adres veremem.

Ayrıca bu seferki sorunsal ekşiden değil. Beynimin ekşi kısmı sağolsun diğerine gerek kalmadı. Ekşi kadar ekşitici esprilere yol açtı. O zaman bir varmış bir yokmuş...

Ablam bir gün dedi ki, Rana biliyor musun Bakkal bak al'dan geliyor.

Bakkal denince dayanamadım.

Başka bir işle uğraştığım için üzerinde durmadım ve geçiştirmek amaçlı kısa bir hıhı tepkisi verdim. Ardından böyle bir şeyin var olup olmadığını bilmediğini, kendisinin uydurduğunu söyleyerek benim ne kadar çabuk inanan sorgulamayan bir insan olduğumla ilgili benimle dalga geçti. Her zamanki gibi sinir oldum.

Sonra ablam da bir pot kırdı ve bakkalınkinin değil de marketin etimolojisinin ne olduğunu merak ettiğini mırıldandı. İnsanlar iyi ki de sesli düşünürmüş. İyi ki de türkçede marketin etimolojisini düşünebilirmiş. Böylelikle dalga geçme sırası bana geçmişti ve ben de bu kelimenin ingilizceden geldiğini haha vurguları ekleyerek belirttim.
İntikamın soğutmadan yenmesi gereken bir yemek olduğuna inanıyorum.

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Kadıköy'ün benle alıp veremediği ne? #2

1 yıl önce yaklaşık bu zamanlarda bir yazı yazmıştım. Başımdan geçen trajikomik bir olayı anlatmış, bu olaydan sonra ders aldığım konusunda güvence vermiştim.  Belki bazılarınız hatırlar.(moka💕) Devamı gelecek bir yazı değildi. Fakat geldi.

Peki ben bu yazıyı neden sizlere hatırlatıyor ve yazıma böyle bir giriş yapıyorum?
Çünkü başıma benzer, çok daha kötü bir olay geldi.

Yine eve giderken aktarma yapacağımız aracı beklemek yerine bu seneki oda arkadaşım Miss Ki ile Kadıköy'de kısa bir turu yapmaya karar verdik. Küçük bir tur olacaktı çünkü zamanımız geniş değildi ve bir elimde koca bir bavul vardı. Evet, Kadıköy'de elinde bavul ile gezen bir liseli görürseniz o benim.

Akmara(ünlü bir pasaj) doğru yürürken Miss Ki'ye uzun zamandır anketörlere rastlamadımdan ve bu durumun ne kadar ilginç olduğundan bahsettim.  Dualarım kabul oldu diye espriler yaptım. O da beni onayladı yolumuza devam ettik. Her zamanki gibi büyük konuşmuşum...

Tam bu sırada iti an çomağı hazırla misali koca caddede adamın teki bizim yanımıza gelip:
"Küçük bir anketimiz var katılmak ister misiniz?" dedi.

Ben hemen bu tür olaylardan nasibimi almış bir şekilde "Hayır olmaz" dedim. Benim cevabım oldukça kesindi fakat Miss Ki "2 dk'lik bi şeyse neden olmasın" deyiverdi!!

Ben Miss Ki'yi ikna etmeye çalışırken adam anketin konusunu söyledi:

"Size deterjan koklatacağız buna göre anketimizi dolduracaksınız." dedi. Tabii ki garipsedik ne o öyle koklatma felan! Ben gitmek istediğimi yinelerken Miss Ki espiri yaptı, adama espri yaptı.

"Yalnız biz 16 yaşındayız ne anlarız ki deterjandan, siz en iyisi başka birine sorun" dedi. Adam da yaşımızı 36'ya büyültebileceğimizi, sorun olmayacağını,  bizim bu anketi doldurmamız karşılığında 8 tl alacağını, bizim doldurmamıza ihtiyacı olduğunu, kesinlikle 8 dakikayı geçmeyeceğini söyledi.

8 dakika mı!! diye karşı çıkacakken adam, "Hemen şurada yapacağız anketi, ben sizin bavulunuzu oraya kadar taşıyım rahat edin" dedi.

Bavulu benim elimden almaya çalışırken izin vermedim ve gösterdiği yöne-iki mağaza arasında kalmış apartman dairesinin kapı önüne- doğru ilerledim. İki üç kişi vardı. Kısa bir sohbet ettiler. Sonra da adam bir üst kata çıkmamız gerektiğini söyledi.

Eee yetti artık dedim ve merdivenlere doğru gitmeye yeltenen Miss Ki'yi oradan çekip çıkardım. Yürü gidiyoruz dedim. O da bence de gidelim dedi ve gittik.

O zaman bu olay benim için büyük bir olay bile değildi. Gereksiz zaman kaybından kurtulmuştuk. Boşa vakitti! Neden yapacaktık ki!?
Tabii ki olaya yanlış taraftan bakabilmeyi başardım...
Hatta gözümde o kadar önemsiz bir olaydı ki , Yolculuğumuza normal bir şekilde devam edip kitabevinin satın alamayacağımız kitaplarına neşeli neşeli göz gezdirdik ardından da metro ile evlere dağıldık.

Şu yazımda cuma günlerinin(eve dönüş günleri) bizim için tam bir curcuna olduğundan bahsetmiştim. Hatta kısa bir alıntı ile sizlere yazının ana fikri vereyim:
Cuma günleri eve her gelişimde herkes bana, ben herkese bi şeyler anlatmak istiyorum! İzlediğim dizi olsun,duyduğum hikaye olsun hepsini! Ama  hepsini anlatabiliyor muyum? Şanslıysam yada bana sıra gelirse. 3 kardeşin üçü de yurtlu olunca...
İşte yine bu günlerden birini yaşıyordum. Gerçi bugün çarşamba fakat bildiğiniz gibi bağlamalı bir tatile giriyoruz, 4 gün!! Yurtluların neredeyse hepsi ailelerinin yanına döndü :)

Akşam yemeğinde oturduk konuşuyoruz. Ben hafızamı arayor tarıyor avaşça anlatacağım şeylerin sayısının tükendiğini fark ediyordum. Bu kısacık haftadaki önemli olayların hepsini anlatmıştım. Sıra gelmişti önemsizlere(!).

Ben de başladım anlatmaya... Bu önemsiz detarjan olayını...

Anlatırken olayların saçmalığı yavaşça beynime dank etti. Jeton yeni ve yanlış yerde düştü. Hatam yüzüme set çarptırıldı.
Anlatımım onlarca  kez bağırışlarla kesildi. Annemler, neredeyse öldürüleceğimi, kaçırılacağımı, ucuz kurtulduğumu, bir daha kadıköye gidemeyeceğimi söylelerken katiyen yaptığım davranışlara  alkış tutmadılar. Zaten annem ilk 5 dakika şoku atlatamadı. Sürekli aynı şeyi tekrar etti:

"Daha geçen hafta watsapp'ta böyle bir toplu mesaj gömüştüm. Yalandır diyerek geçmiştim" dedi ve tekrar dedi. Ardından zibilyon kere tekrar etti.

Sanırım yakında annemin tüm arkadaşları tarafından tanınacağım. Hatta 3.elden bilgi olarak sunulacağım. Eğer ki annenizin arkadaşının arkadaşının kızının başına böyle bir olay gelmiş şeklinde bir duyum alırsanız bilin ki o arkadaşının arkadaşının arkadaşı... kızı benim.
Change org'a düşmem an meselesi sjsksjsk

İşin şakası bir yana, annemlere beni hiç tebrik etmedikleri konusunda sitem ettikten hemen sonra odama çekilip Miss Ki'yi aradım. Olayların gerçek yüzünün neler olabileceğini, ucuz kurtulduğumuzdan bahsettim. Neredeyse giriyorduk dedim.

"Ama girmedik dedi." Artık sonumuz hayrolsun. Akıllanmayışımız nedeniyle gerçekleşecek bir başka kadıköy maceramda görüşmek üzere! Dua edin de bir sonraki bu kadar büyük bir olay olmasın. Allah hepimizi beladan musibetten korusun. Amin.

23 Nisan 2016 Cumartesi

Tarih dersinde Kahkaha! Buşra Nebati

2 hafta kadar önce coğrafya yazılısına çalışmam gerekirken oturup sayfa sayısı fazla fakat oldukça akıcı bir kitap olan İsmi Her Neyse'yi okudum.

Tabi bunu yalnızca okuldan sonra etüte kadar olan zamanda yapmadım. Sıkıldığım derslerde ve boş olan derslerimde de hızımı kesmeden okudum.

Hal böyle olunca da kitap bitti. Bitti bitmesine de instagram tanıtım fotoğrafını çekmem gerekiyordu. Onu da okulumuzun bahçesinde 3-5 tur attıktan sonra arkadaşlarla hallettik. Son olarak yazısını yazmak kalmıştı.

Tıpkı bloga yazdığım garip cümleler gibi instagramı da gereksiz yazılarımla dolduruyorum. İsmi her neysenin kaderi de buymuş Şu yazıyı yazdım:

ranaagashicikGüzeldi be! Zeynep ile ismi kerim, krema ya da ismi her neyse olan komşusuna olan ilgisi ve %80ini kapsayan konu: hayat. Kitapta İsmi her neyse o kadar her neyse kalmıştı ki son sayfalarda ben şok didim. Gerçi her neyse dedirtecek olaylar oldu belki o yüzden demişimdir. Ve tabi ki Zeynep de herneyse dedi. Kitap kısaca dolu olduğunuz bir dönem sizi rahatlatacak akıcı bir kitap. Hayatımı değiştirmedi ama eğlendim. Gülümsedim ve en önemlisi yanlışlıkla tarih dersinde kahkaha attım. #ismiherneyse #büşranebati

Bunun üzerine yakın arkadaşlarım yorumlarda espri döndürmekten geri durmadılar ve:
Miss T:  @Zeynoo senden mi bahsediyo kanki
  • Miss Z: @tgb kanki kerim diye birini tanımıyom krema diye de tanımıyom ben degilim galeba, dediler. 
  • Görünce güldüm. En büyük destekçilerim sanırım dostlarım. 
  • Buraya kadar her şey normal. Fakat sonra bir anda bir yorum geldi. 
  • Kimden? 

  • BUŞRA NEBATİ'den!

10 Nisan 2016 Pazar

Keep Calm and Don't watch K-Dramas!

Merhaba.
Sevgili blog takipçilerim,
Bugün sizlere bir anımı anlatacağım.
Sonra da güncel durum analizi yapacağım.
O zaman size hayret dolu okumalar.

Bundan yaklaşık 2 sene evvel, önce facebook sonra da watsapp üzerinden bir arkadaş edinmiştim.

Başta tanışmamızdaki ana etken kore dizileriydi. Sonradan ortak arkadaştan yürümüş, ardından da yaklaşık 1 1,5 sene boyunca kore dizilerimizi yarıştımış, taviye etmiş ve çokça eğlenmiştik. Güzel zamanlardı.

Aslında internetten tanışmış sayılmazdık çünkü bu olaylardan çok önce biz birbirimizi 2 defa yüzyüze görmüştük fakat işte o zamalar iki yabancı insandık. Kim bilebilirdi bu kadar yakın olacağımızı.

Günler böyle geçti gitti. İkimizin de korkulu Teog dönemi sona erdi, liseli olduk. Lisede de tıpkı geçmişte olduğumuz gibiydik.

Fakat bir gün Miss S(arkadaşlarıma baş harfleriyle hitap ediyorum biliyorsunuz. Özel hayata saygı sjsksj) mesaj attı. Hatırlarım Ocağın 9'u gibi bir şeydi. O zamanlar ikimiz de bayıla bayıla Healer izliyor, ben ona Ji chang wook'lu telefon duvar kağıtları atıyordum :D

Mesajın içeriği:

Rana, ben kore dizilerini bıraktım. Çok boşa vakit harcıyoruz. Artık yararlı bir birey olacağım vb. Sana da öneririm 9 gündür izlemiyorum bi yerime bi şey olmadı :DD

Tepkim, öndeki dışa yansıttığım arkadaki ikizler de içtekiler.

25 Mart 2016 Cuma

Hiçbir Okul hiçbir Sınav senden daha değerli değil!

Merhaba.
Sonunda cuma günü geldi de evime kavuştum. Şükür.
Beni seven, yüksek veyahut da düşük notlarımla seven aileme kavuştum.
Neden mi böyle diyorum?

Çünkü bu hafta profesyonellerin diliyle "Kriz" denebilecek bir durum gerçekleşti.

Bu kriz Öğrencilerin dönem grubundan daha etkin bir gruba, veli grubuna bomba gibi düştü.

Fakat işin garip yanı küçük çaplı her olayda kıyamet koparıp bizi arayan veliler bu büyük olay karşısında tutumlarını değiştirdiler.  Ve biz aramadıkça aramadılar.

Neyden mi bahsediyorum?

O zaman Mart'ın kazma kürek yaktırmadığı güzel ama alınan haber sonucu buruklaşan bir çarşamba gününe gidelim, 24 mart'a.

O günler yeni yeni yazılılarımız başlamış daha, psikolojisine bile alışamamıştık. Mesela ben kötü geçen bir yazılıya asla üzülmemem gerektiğini unutmuşum.

Bu hafta da iki kötü geçen yazılı birden yüklenince ve notların git gellli durumları benim kafamı kurcalayınca Biyoloji yazılısına pek mutsuz girecektim. Unutmadan söyleyim Biyoloji benim hayatımda aldığım ilk dört ortalamalı dersimin ta kendisi. Pek severim kendilerini..

Haliyle insanın içinde yapamayacağım kokusu oluyor.
Sanki Dünya'nın en iyi satranç oyuncuyla maç yapacak ve haliyle birkaç hamlede yenilecekmişsin gibi.

Her sınav öncesi yaptığım gibi dersin bitmesine son 5-10 dakika kala çıktım ve lavoboya gittim.

Bu sefer de bir arkadaşıma rast gelmiş ve seslenmiştim. Duymadı, telefonuna bakıyordu belki de önemli bir şey yapıyordu.

Bir defa daha seslendikten sonra aynada saçımı başımı düzelttim ve dönüp hey dedim. Bana döndü ve "fark etmemişim" tarzından bir tepki verdi ve elindeki telefonu işaret ederek şuna bir bak dedi.

Baktım.

Babasındandı.

"Sevgili Kızım,

Hiçbir okul hiçbir sınav senden değerli değil. Biz seni çok seviyoruz, hep seviceğiz. - ve burdan sonra uzuun bir paragraf. Ben söyleyim destan siz anlayın 6-7 satır. Ve sonunda- Gözlerinden öperim."

13 Şubat 2016 Cumartesi

Neler oluyor #3 { GHS, Kartpostal}

Dönemin ilk dersi sevgili fizik hocamız 30 sayfalık bir kısmı bitirince haliyle okulun başladığının farkına vardık ve yaklaşık 21 gün süren tatilimiz sona erdi. Sona ererken yeni kararlar almamı da sağladı mesela artık kendimi dizilerden uzaklaştırıp kitaplara çeklemeye karar verdim ama şimdilik bu aramızda sır olsun, bir sonraki yazda açılacak bir sır...

Bu yazımın konusu bambaşka bir şey! Uzun zamandır takip ettiğim ve yakın zamanda kısa bir tanıtımını yaptığım gözlerini haramdan sakın kitabının imza gününe ve söyleşisine bilin bakalım kim gittti!!!!
Soldaki Merve Özcan pembeli de Ben ;) Ay ilk defa kendimi koyuyorum...
Evet benn!! Hem de ailemin bütün üyelerini toplayarak! İnanabiliyor musunuz İkizim bile geldi..
Herneyse işte gittik. Sirkeci Marmaray çıkışından 4-5 dakika yürüdükten sonra Timaş yayın şirketine ulaştık. İçeride 25-30 kişi vardı. O kadar heyecanlıydım ki heryere sırıtıyordum.

Size bir şey itiraf etmeliyim ki bu benim ilk kitap imzalatmamdı. Yani belki bir ihtimal daha önce imzalatmış olabilirim ama bilincinde değilmişimdir(nasıl bir kelime oldu bu ya?!). Özellikle sevdiğim bir yazarı tanıma şerefine ilk defa nail oldum!

Yaklaşık bir saat sürdü ve Merve abla kitabı ile ilgili sorulara cevap verdi. Ben ikinci solarak soru sorandım. Sorum da öyle özgün bir soru değildi. Bu kitabın kaçıncı denemesi olduğunu sordum.

Merve abla da bu kitabın 3. denemesi olduğunu, ilk defa 11.sınıfta yazmaya başladığını ve ilk kitabını o dönemde tamamladığını söyledi. Wattpad ile de bu dönemde tanışmış. Hadget arama yerine pek çok islami sözcük girse de birkaç amatör yapım kitap bulmak dışında pek bir şey bulamamış ve böylelikle bir kitap yazmaya karar vermiş.

Amacı gerçekten çok manalı. Sayesinde şu anda wattpad'de bu tarz yüzlerce kitap var. Bazıları giderek saçmalıyor olsa da genelde gerçekten güzel amaçlarla yazılmış birçok kitaplar var.

Arkadaki cami tadilattaydı anca bu bölgesini çekebildim...
Soru-cevab sonrası ise imza ritüellerine geçtik ve "Benden mutlu kim olabilir ki" durumunda olunca bütün ritüelleri yapmadan oradan ayrılmadım ve hepsini Merve ablaya zorla yaptırdım. GHS konulu fotoğraf çekimi mi dersiniz yoka GHS çerçeveli fotoğraf mı dersiniz artık. Hepsini yaptırdım ve her yeri imzalattım. Kısacası kendimden geçtim sjksjksj


Sonunda da ablamla ikizim dalga geçti... Ama ben eminim ki çok tatlıdım :DD

İşte bu kadaaar! Sonunda da ordan çıkıp az ilerideki Gülhane parkına gittik. Ayaklarımın ağrımasından, karnımın açlığından hayıflanırken yukarılara çıktık ve İstanbul manzarası bani adeta susturdu. Ağlayan bir bebeğe emzik vermek gibi bir şeydi. Tabii benim azım açık kaldı ve bir sürü fotoğraf çekildim. İster çayla ister GHS kitabımla!

Ardından da Marmaraya binmek için yola çıktık ama bu sefer ablamla ben diğerlerinden önden gittik. Çünkü bir bir isteğim daha vardı. Kartpostal alacaktım!

Peki neden?

Tuğçe adlı yeni bir bloggerla tanıştım. Kendisi dünyanın bir çok ülkesinden gerek kartpostal gerek de hediyeler almış bir postcrossing senpai'yı :D En son kartpostallaşma uygulamasını bloggerda bir adet haline getirmeye karar vermişti.


Fakat açıkçası hayatımda hiç kartpostal almamıştım ve sahip olduğumu da hiç sanmıyordum. Ben de bu nedenle bu kaçmaz fırsatı değerlendirerek dükkan dükkan kartpostal aradım. Kısa bir süre zarfında 6 tane İstanbul konulu kartpostal aldım. Şimdi asıl sorumdayım:

Kim benimle kartpostallaşmak ister?? Stoklar her an tükenebilir dikkat :D

28 Ocak 2016 Perşembe

Death note'tan günlük olur mu? #Günlük sorunsalı

Hani answer me 1988'de junghwan'ın babasının bi hastalığı vardı ya, kalçasını kırmasından bahsetmiyorum. Anı değeri olan olmayan her türlü eşyayı saklama hastalığı. Heh işte sanırım bende ondan var.
Kim sung kyun demişken lol

Her yıl en az 2-3 defa dolaplarımı karıştırır, karnelerimin hepsini bir dosyada toplar, katılım belgelerini(utanç duyduklarım dahil) alır bir dolaba saklarım. Eminim bunu hepiniz yapıyorsunuzdur. Fakat bizim ailede bu olaya bu kadar vakit ayıran tek kişiyim. Ve bu huyum yalnızlıktan yavaş yavaş artarak eşyalarımın çığa dönüşmesine neden oluyor.

Artık anı niteliğine sahip eşyaları o kadar çok abarttım ki nereden aldığımı hatırlamadıklarımı bile kutuya koyuyorum. Kırılmış ya da bozulmuş olması fark etmiyor. Ve yavaş yavaş nereden almış olduklarımı da unutuyorum.

Bu sorunla karşı karşıya kalınca düşünmeye başladım. NEDEN VE NASIL UNUTUYORUM?

Sanırım unutma kavramının tam manasını anca belli bir yaşa gelince anlıyorsun. Elbette daha o yaşa gelmedim ama gelmekten çok korkuyorum. Ya bir gün ilkokulda neler hissettiğimi unutursam?!

Evet sadece unutmuş olacağım fakat ben nasıl hissettiğimi unutmayacağım bir duruma gelmek istiyorum. Gelecekte geçmişime dönüp neler yaptığımı, yaşadığımı, hissettiğimi bir şekilde hatırlamak istiyorum.

Bunu sağlamak için aklıma ilk gelen çözüm yolu saçma bir şekilde anı eşyalarımı etiketlemekti...

Biliyorum çok saçma... Bu nedenle bu kısmı atlayabiliriz.

İkinci çözüm yolum da Günlük tutmaktı. Bak bu mantıklı olabilir dedim.


Fakat şöyle bir durum vardı ki şu ana kadar tuttuğum günlüklerin hiçbirinde başlangıçtan 5-6 gün kadar sonrasından sonra hiç yazı yoktu. Ve kullanım şeklim biraz yanlıştı:


Benim günlük niyetine kullandığım defterlerin birinden bir kesit
Resmen *7 yaşındaysanız ve tatliş 2 kardeşe sahipseniz hayat gerçekten çok güzel* temalı bir fotoğraf. #cedric

Neredeyse her yıl istisnasız günlük tutmak için defter almam günlük tutmaya küçüklüğümden beri günlüğe ilgim olduğunu gösteri̇r. Yani sakin olalım en azından küçük bir umut kırıntısına sahibim.

Söylemiş miydim? Benim küçüklük ilgi alanlarım genelde hep başarılı olduğum (yani devamını getirebildiğim) alanlar. Mesela Kara kalem, satranç, blog vb.

Böyelikle karar verdim günlük tutacaktım. Peki nasıl??

Bunun için en kolay öğrenme ve bilgi edinme yuvası olan Youtube'a başvurdum. Karşıma çıkan ilk video gayet etkili ve yararlıydı:


Video'yu izledikten sonra boşluğa düştüm acaba günlük tutmak için çok mu geç kalmıştımm!!

Geç kalmış bile olsam daha çok geç kalmadan başlamalıydım.

Yalnız günlük tutmak için en önemli materyal bende var mıydı??

16 Ocak 2016 Cumartesi

Her bitiş yeni bir başlangıçtır

Bbbitti !

Biiiitti !

Bitttti !

Bittiiii !

Ne Bitti?

Bitti, 2015.

Bitti, sayılı günler.

Bitti, koca bir dönem.

Bitti, yiğitliği gerektirecek dersler.

Bitti, haksızlıklara dur demeye yaşımın yetmediği dönem.

Bitti, her hafta benimle yaşayan diziler.

Bitti, orjinal Answer to 1988.

Bitti, neredeyse 15 yaş.

Bitti, pişmanlıklar.

Fakat bu bir elveda değil.
Çünkü Hoşgeldin 2016.

27 Aralık 2015 Pazar

Son kayıp çanta bükücü!

Yeni yıldan önceki son extreme day'imi anlatmak için buradayım. Daha önceki şu yazımlarımda da kadıköy'de okuduğumu ve okulumuzun yurdunda kaldığımı belirtmiştim. Bu yazılarım genelde yaşanılan korkunç, gereksiz ve dersleri konu alıyordu. Bu seferkinin de korkunç katogorisine girmesi pek acayip değil.

Fakat bu seferkinin diğer korkunç olaylardan birazcık farkı var. Şu ana kadar hep eğelenmek için yola çıktığımız günlerde korkunç şeyler yaşamış, olayların bir kısmının bizim eğlencemiz için yaşanıp kötü sonuçlanmıştı.

Bunlardan biri kısaca kore restorantı ararken karşımıza çıkan ilk çin restorantında önümüze gelen balık ürünlerini bilinçsizce tüketip ikizimin ciddi bir alerji krizi geçirmesi ikincisi ise 4.30da varmayı planladığımız yere saat 8.30 da varmamız ve bu sırada da pek çok vapur seferi olsun diğer toplu taşıma araçlarını kaçırmamız.(hepsi anlaşmış gibi bizi es geçmişti ya...)

Bu seferki ise yeni yollar denerken tamamen kader işi bir iett aracında çantamı unutmak....

14 Kasım 2015 Cumartesi

Psikopat...Hayır hayır biraz kötü.

Selam! Bugün yeni yaşadığım bir olayı sizlere anlatacağım. Baya saçma bir olay. Anahtar kelimeleriyse; Kötülük, sinir bozucu, erkek kore dizi izleyicisi?! ve biraz kötü. O zaman anlatmaya başlayayım.


Sabah, -bir nevi felsefe dersi olan- bilgi kuramı dersinde 1957 yapım filmin sonunu izleyeceğimiz için mutluydum. Dersten hemen önce kantinden aldığım çikolatalı poğaça ve Capri sun'ımı içiyordum.

This is capri sun.
 Sonra yanıma dün arkadaşımı teselli amaçlı girdiği bir odada dedikodusu yapılan, hakkında herkesin sevmediği, gelen geçene küfreden veya zarar vermeye çalışan çocuk olarak bilinen okulun sondan 3.sü çocuk hızlı hareketlerle capri sun'ıma dokundu ve geri çekildi.


Neler olduğunu anlamaya çalışırken çocuğa amacın ne bakışları attım ve capri sun'ı elime alarak içmeye başladım.

Bu da delik...
 İçmez olaymışım. Ben sıktıkça delinen capri sun masaya dökülmeye başladı. Koşarak çöpün yanına gittim. Olayı anlayan yunoka ve teselli etmeye gittiğim arkadaş kahkahalara boğuldular. Gerizekalı bense hala capri sun'ın nasıl bu zamana kadar dökülmediğini de şimdi döküldüğünü çözmeye çalışıyordum.

Sonra yanımdan o çocuk geçti. Gülüyor ve bir eliyle elindeki raptiyeyi gösteriyordu. O anda jeton düştü ve ben refleksen çocuğun ayağına tekme atmaya çalıştım olmayınca da son çare,

"Sen böyle devam et! Arkandan neler neler konuşuluyor haberin yok. Emin ol ki hiçbiri iyi şeyler değil." dedim.

Arkasına baktı ve sınıfına girdi.

2 Ekim 2015 Cuma

Sukul layf -Esprisi bile sinir bozucu olan-

Bugün cuma. Aynı chatte de belirttiğim gibi, BİLGİSAYARIMA KAVUŞTUM.
Ayrıca internetime de ❤︎ (yurttan döndüm)
Dedim bir de ben nefretimi kusayım.

Biliyorsunuzdur, okul kurallarına gereksiz birkaç kural eklenmiş.
Okulda telefon kullanamamaktan tutun tek izin günümüzü çarşamba gününü 5'e çekmeye* kadar-.-


*Yurtta her gun saat 3'ten 5'e kadar iznimiz varken özel çarşı günü olarak adlandırdığımız çarşamba günleri 3-7'ye kadar iznimiz var. Bu süre zarfında istediğimiz gibi gezebiliyoruz. Kısacası, kadıköy taksim, beyoğlu'YDU, Artık değil! Tek özgür günümüz de elimizden alınıp izin 7'den 5'e çekilmiş, çok atarlıyım V-V

Yeni bir kural daha çıkmış, herhangi bir hocaya ya da öğrenciye hakaret edememe kuralı. Aslında  bu kural oldukça mantıklı. Fakat bugünkü yazımdaki duygularıma zincir vurup tepkilerimi azaltmama neden olacak. Yani anlayacağınız az sonra yazacağım yazıdaki duygularımın 5 katı kadar üzgünüm ya da mutluyum. 

Ve emin olun gerçek hayatta Kyoko'nun auraları kadar atarlıyım...


Peki neden?

2 Eylül 2015 Çarşamba

❨ Yunoka'nın müzik listesi ❩

Not: Yaz okulunda olduğumdan dolayı oldukça yoğunum yorumlara cevap veremeyebilirim ama emin olun bekliyorum^^ Hem belki bana güç verirsiniz baya zor da her şey. . .

Merhaba~

Biliyorsunuz ki bu seneki teknolojik alet hakkımı bilgisayar almakla kullandım.

Peki Yunoka? O ne aldı? 

Yakın zamanda asla elleyemeyecegim nur topu gibi bir telefonu oldu vee tabii ki eski telefonu bana kaldı.

Kırık, kocaman bir telefon -.-

Ben de resetlemeden önce müziklerine bakma şansı yakaladım. Müzik listesi genel olarak japonca olmakla beraber opening dolu.
Luffy paylaşasım geldi özlemişim keratayı :P

Sevdiğim sevmediğim her türden -.-

Daha çok bıktığım bıkmadığım her türden demeliyim çünkü 157 şarkının çoğunu milyonuncu kez dinliyorum. Neyse şimdi burada sevdiklerimden birkaç tane koyacağım :) iyi dinlemeler!~

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...