31 Ocak 2019 Perşembe

11 #15DAYSCHALLENGE

Hayata dair

Benim annem eczacı. Eczacı çocukları iki şeyi çok iyi bilir.

1. Eczaneci dersen eczacı ebeveynin sana çok kızacağını.
2. Eczanenin eczacı çocukları için bir uzun süreli bekleme salonu olduğunu ve küçüklüklerinin orada geçtiğini.

Biz 3 kardeş de eczanenin arkasında küçük odada büyüdük. Okuldan gelince hemen eve gidemezdik çünkü annemin işleri vardı. İşlerini bitirir öyle eve geçerdik. O zamana kadar bakkaldan aldığımız yiyeceklerle oyalanır, tüplü televizyondan çizgi film izlerdik. Fakat bakkala kimin gideceği hep bir tartışma konusu olurdu.

Aslında bunun nedeni o bakkalın sahibinin karanlık yüzüydü. Çok sonra bir sürü kötü olay oldu ve bakkal kapandı. Herneyse magazini bir kenara bırakalım.

Bana sorarsanız bu çekinme durumu her insanda az çok olur. Sonuçta ilk kez gördüğümüz bir insana isteğimizi, derdimizi kısa bir süre zarfında anlatmamız gerekiyor. Ya beklenilen cevabı alamazsam diye insan ister istemez düşünüyor.

Kabul bunu bakkaldan alacağın bir çikolata için düşünmek çok saçma. Ama işte 7 yaşında bir çocuk da o kadar mantıklı davranamıyor.

Yapmaya değer

Yıllar sonra bu çekinmeler üst üste binerek hayatımı zorlaştırmaya başlayınca buna bir dur demeye karar verdim. Bunu yaparken de asla kamera karşısında yapamadığım rol yeteneğimi kullandım. Hem eğlendim hem öğrendim. Neyi soracağımı, nasıl bir başlangıç yapacağımı ve aldığım yanıta nasıl bir cevap vererek seviyeyi hep istenilen yerde tutacağımı...

Bunu yaparken iki önemli şeyi kullandım: İlki alacağım tepkinin bana dönük yüzünün aslında hiç o kadar büyük bir etki olmadığını.

1- Olay: Bir mağazaya girip hoşuma giden bir kıyafet için indirim talep ettiğimde 3 şekilde karşılanabilirim:

  • Mağaza sahibi çok seviyeli bir şekilde bunun olamayacağını/olabileceğini söyler.
  • Mağaza sahibi fazla samimi davranarak nükteli bir şekilde beni reddeder/onaylar.
  • Mağaza sahibi beni tersleyerek-kaba bir şekilde- yaptığım şeyin absürt olduğunu söyler.
En çok korktuğumuz seçenek 3.sü değil mi?
Peki ama öyle bir tepkiyle karşılaşırsak hayatımızda ne değişir.
  1. Bir kere o günkü modumuzda bir düşüş yaşanır.
  2. Tecrübe sonucu bir daha bunu yapmamaya karar verebiliriz.
  3. Bu kendimize güvenimizin biraz azaldığını hissetmemize neden olabilir
  4. O kıyafeti çok beğensek de almaktan vazgeçebiliriz.
Peki şey, bu sonuçların hepsi aslında sadece bizim üzerimizde bir etki bıraktı değil mi? Siz üzüldünüz, siz karar değiştirdiniz, siz mental olarak yoruldunuz. Yani eğer biz bu etkilere karşı koyabilseydik bu kötü etkilerin hepsi ortadan kalkardı. Yani her şey aslında beynimizde bitiyor. Üzülmek de sevinmek de. Ben bunu fark edince en önemli beyin yanılsamasını kullandım. Ödülle mutlu olabilmenin tüm üzüntülerimi alıp götürebileceği methodunu.

Bir oyun olsa bu konuşma. Tabi bu oyunun kurallarını da ben koysam. Üç seçenek de bana oyunu kazandırsa. Yani bu oyunu kazanabilmem için sadece bu konuşmayı başlatabilecek cesareti göstermem yetse?

Oyunumu yeniden bir örnekle anlatacağım.
Mesela o mağazaya girme nedeniniz elbisenin fiyatını sormak olmasa da içeridekilerin size vereceği tepkileri ölçmek olsa? Böylece karşınızdaki size 3. seçenekteki cevabı verse bile bu hayatınızda neyi değiştirmiş olur ki?

  1. Bir kere araştırmanıza yeni bir bilgi girmiş oldu. 
  2. Yeni gelen veri ile konuşmanıza karşı aldığınız tepkileri inceleyebilme fırsatınız doğdu!
  3. Kendinize güveniniz yine azaldı mı? Bence kendinizle gurur duymalısınız! Yeni bir bilgi edindiniz ve bunun için yaptığınız tek şey soru sormaktı. 
Araştırmaya devam! Hem bakarsınız belki kendinizi soru sorma biçiminde o kadar geliştirirsiniz ki, istatistikler bir anda 1 ve 2 seçeneklerine döner. Çünkü hitabetiniz karşınızdakinin konuşma tarzını da  etkiler. Masa tenisi oynamak gibi düşünün. Karşınızdaki hep yanlış şekilde topu atarsa oynamakta ne kadar zorlanırsınız. Fakat eğer siz ona düzgünce vurabileceği şekilde atarsanız oyun bir anda yumuşar. Karşıdaki de şöyle düşünür: Ne kadar iyi oynuyorum.

Ve sahne sonlanır.

Kes-tik. 

ssjksj

Günün kısa filmi: Siyah Şemsiyeli kadın 

Bu filmi yaklaşık bir saat önce televizyonda izledim. TRT OKUL'da yayınlanan "kısa film akademisi"   programına katılan bir konuğun filmiydi. Kısa filmden buraya yazabileceğim kadar etkilendim. İzleyin izlettirin.
Hatta bölümü de buraya koyayım.
Bölümün son 10 dakikasından filmi izleyebilirsiniz.


30 Ocak 2019 Çarşamba

10 #15DAYSCHALLENGE



Günün filmi: Hindi medium

Sistemi eleştirebilecek kadar cesur medyalar hep sorunların gerçekten çok büyük olduğu yerlerden çıkıyor. 1.4 milyarlık nüfus ve oturmamış bir sistem... Burası Hindistan. Sınıflar arası geçişin en zor olduğu ülkelerden biri.

Geçtiğimiz dönem aldığım sağlık sosyolojisi seçmeli dersinde en mutlu ülkelerin sınıflar arası geçişe en çok olanak tanıyan ülkeler olduğunu öğrendim. -Sınıflar arası geçişten kasıt fakir bir ailenin  çocuğunun devlet desteği ile doktor, öğretmen, mühendis gibi prestijli meslek gruplarına geçebilmesidir-. Bu da böyle iliştirilmiş bir not olsun. Eee onca dersi boşa mı gördük!

Hindi Medium da bu sorunlarla en kolay yoldan baş edebilecek seviyede bir ailenin, olmayacak sebeplerden dolayı çocuklarını prestijli bir okula gönderirken yaşadıkları zorluğu anlatıyor. Uzun lafın kısası, Zengin okuluna zengin kontenjanınından başvuru yapılamıyor çünkü 6 yaş kontenjanı 6 sene önce dolmuş görünüyor!

Peki bu aile kızlarını nasıl o okula yazdırmayı başarabilecekler?

hindi medium ile ilgili görsel sonucu

Film farklı bir ülkede geçtiğinden olsa gerek belli bir dereceye kadar anlatılan her şeye olabilir gözüyle bakıyorum. Maymun, kadının çantasını mı çaldı? Ee orası hindistan orada böyle şeyler olurmuş. Prestijli okullara gönderim yaşı 6'dan mı başlıyormuş? Olabilir sonuçta 1.4 milyar insan arasından çocuğun sıyrılması için bu gerekiyor olabilir.

Ama bu bizim ülkemiz için böyle değildir herhalde? Tanıdığım pek çok başarılı arkadaşım anaokuluna bile gitmemiş. Demek ki Türkiye bu kadar yarışmacı değil.

Böyle sanıyordum, ta ki bir tanıdığımdan şunları duyana kadar...

Hayata dair

Ünlü bir üniversitenin prestijli bir anaokulunda bazı katı kurallar varmış:

  • Mesela her çocuk yaşı ne olursa olsun (3-4-5-6) tuvalete yardım almadan gitmek zorundadır.
  • Eğer üstünü aşını ıslatırsa bu durumla kendi başına baş etmelidir.
  • Tüm programlara zamanında uyum göstermelidir.
  • Asla zor kıyafetler (prenses elbisesi gibi) giymemeli okulun verdiği tarzda eşofmanlar giymelidir.
  • Bu kurallara uyum gösteremeyen çocukların velisi aranarak veliye göz dağı verilecektir.
  • İkinci dil olarak verilen ingilizce eğitimi sırasında hiçbir çocuk türkçe konuşmamalı.
Altı çizili olarak yazdığım şeyler bana sorarsanız iyi çalışmayan bir anaokulunun kuralsızlıktan ve disiplinsizlikten yaptığı olumsuz şeylerken bu "Prestijli okul" bu kolaylığı "disiplin" adı altında oldukça yüksek bir meblağda satışa sunmuş.

Başarılı mı başarılı.

Welcome to TURKİ Medium

Duyduklarımdan iki şeyi saptadım: zenginlerin, şımarmış çocukları dize getirme yöntemi olarak bakımını kendisi yapmak zorunda olan bir çocuğa hayatın verdiği ders yöntemini kullanıyor olduğunu ve Türkiye'de okumuş ailelerin çocuklarını eğitim sistemindeki yarışa sokma yaşının 4 yaş olduğunu.

Hayatı giderek daha çok zorlaştırıyoruz. Sanırım herkesin tek isteği var, çocuklarının kendilerinin olduğu seviyeye -profesörlüğe- doğduklarında ulaşmaları.

Zavallı çocuklar. Keşke bu eğitim ters tepmese... Keşke erkenden ingilizce renkleri öğrenen çocuklara white pilav geliyor denerek ders tekrarı yaptırılmasa. Keşke böyle büyüyen çocuklar "İngilizce konuşma!" diye bağırarak tepki göstermese.

Neyse bu gerçekleri değil şimdilik sanallarını izleyelim. Hindi Medium'u ölmeden önce izleyin derim. Kim bilir belki bir gün çocuğunuzu prestijli bir okula yazdırmak istersiniz...

Yapmaya değer

Yaşıtınız olmayan bir ortamda çocuklarla kanka olun. Böylece aslında otomatik olarak çocukların anneleriyle de kanka oluyorsunuz. Sonra çocuk ve annenin yaşını toplayıp ikiye bölün. Aa yaşınız çıktı.

Bu benim akrabalarla iletişim formülüm. Yaşıt yoksa yaşıt oluştururuz :)

9 #15DAYSCHALLENGE



Hayata dair

Lisede yatılı kalırken oda arkadaşım çok esprili bir insandı. Çoğunlukla hayali bir mikrofon tutuyormuşçasına havaya girer odamızda bir topluluğun oluşmasını sağlardı. Ben bu yeteneğine hayran olurdum.
Sonra bir konuşması esnasında bize babasının yaptığı birkaç espriyi anlattı. Onunkilere acayip benziyordu. Yani arkadaşımın babası da böyle esprili biriydi. O zaman komik olmasının nedeni genleri miydi? Hayır değildi, bunu hepimiz fark ettik.

Ben bunu hayatımagiren nükteli insanlar sayesinde kolayca fark ettim. Onları gözlemlerken 2 şeyi fark ettim.

1: Bu yetenekleri doğuştan değildi ama doğumuyla çok yakın ilişkiliydi. Yaşadıkları çevre ve insanlar onu bu hale getirmişti.

2: Bu insanlar aslında hayatın ciddiye alınmasa da ilerlediğini iyi anlamış insanlardı. Dert edinmeye ne gerek vardı gülüp geçilecekken!

Ben de o zamanlar onlardan bu iki önemli şeyi öğrendim. Belki ben böyle bir ortamda büyümemiştim ama böyle bir ortamda yaşayabilme fırsatı elde etmiştim. Sanırım ben bu yaşama uyum gösterirken nükteli yaşam da beni sevdi. Beraber birkaç şey fark ettik:

Şakanın gergin ortamlar için bir ilaç olduğunu,

Kimsenin kötü espri yaptığı için ölmediğini,

Şakanın hastane dışında hiçbir yerde kötü olmadığını,

ve daha pek çok şeyi.

Bunları öğrendikten sonra Hint filmlerini izledim. Hint filmleri de tıpkı Yeşilçam gibiydi. Bir oğlanın bir kızı bu kadar kayıtsızca sevebiliyordu. Seyirci bunu başta yadırgıyor bir neden arıyordu ama bir süre sonra seyirci de bunu kabul edip filmi izlemeye devam ediyordu.Yalnız bir fark var Türk filmlerinin sonları hep hüzünlü biterken Hintileler filmlerini dansla sürdürmeyi seviyordu. Hintliler dramı türkler kadar sevmiyor demek ki.

Böyle filmler bana çok düşünmeden hayatını yaşayan insanların nadiren de olsa kaldığı inancını veriyor. Kimsenin başkalarının küçük hareketlerine takılmadığı, dudak bükmesine darılmadığı, küçük olaylardan büyük anlamlar çıkarmadığı aslında her şeyin ilkel düzeyde yaşandığı bir hayat.

Pek benlik değil açıkçası. Biz düşünen varlıklarız. Hem doğruyu söylemek gerekirse bu tarz senaryolar  sinemanın gelişmediğinin göstergesidir.

Peki ben neden bunu sevdim?
Hayatıma nasıl uygulayabilirim?
Bunu neden uygulamalıyım?
Bu soruların cevapları hep aşağıda, şu yapmaya değer bölüm yazısının altında!

Yapmaya değer

Neden ihtiyaç var?

Çünkü tıpkı nükteli yaşama sırlarında olduğu gibi fark ettim ki hayatta zararı faydasından çok olan bazı düşünceleri hayatından silip atarsan, işte o zaman hayat daha çekilebilir bir yer oluyor. Bu aynı şey gibi, Büyük iş adamlarının dolaplarında yalnızca bir takım kıyafetin olması ve her sabah onu giymesi gibi. 

NO NEED TO THİNK ABOUT İT.

Tabi ki her türlü kriteri silip atın demiyorum. Sadece bir arkadaşınızı, bir akrabanızı severken zorlanıyorsanız sizi zorlayan düşüncelerinizi çöpe atın ve sadece onun iyi yanlarını görün. 

Yaşamınız için de bir örnek vereyim: Eğer yanlış bir yola sapıp farklı bir yoldan gideceğiniz yere vardıysanız giden dakikaların size verdiği bilgiye iyi tarafından bakın: Yeni bir yol keşfettiniz!

Günün filmi: Bommarillu

Yukarıda anlattığım şeylere güzel bir örnek bu film. Hatta klişeleri içerisinde ayrılan bir başyapıt bile denebilir. Hayır ölmeden önce izleyin diyemem fakat eğer siz de filmlerde gösterilen insan ilişkilerinin fazla düz mantık olduğunu düşünüyor ve aslında karmaşık olan bu yapının göz ardı edildiğini düşünüyorsanız bu filmi izleyin.

BOMMARİLLU ile ilgili görsel sonucu

Bommarillu iki sene evvel izlediğim ilk Telugu filmiydi. Aşina olduğumuz Hintçe ingilizce karışımı yerine saf bambaşka bir dil konuşan hintlile karşılaşmak başta ilginç hissettirdi. Ama merak etmeyin hemen alışılıyor çünkü hint filmlerinin ortak paydası olan film müziklerine çekilen klipler dahil çoğu şey aynı.

Sıra geldi Bommarillunun klişelerden beslenen konusuna:

"Babama bisiklet almasını istedim ve ertesi gün babam bana motor aldı. "

Aşırı korumacı ve otoriter bir babanın tek oğlu olan Siddu evde uslu bir evlatken geceleri dışarıda içki içip babasına küfür eden isyankar bir gençtir. Babasının hayatı boyunca tüm kararlarını vermesinden bıkmıştır ve evleneceği kimseyi kendisi seçmeye karar verir.
Bu sırada çok farklı bir kızla tanışır ve ona ilk görüşte vurulur.

Ailesine söylediği yalanlar derken işler karışır. Film sizi alır bambaşka bir çatışmanın içine sokar. Bazen hayatınızı bazen kendinizi sorgularken ikilinin enerjisiyle film ilerler.

Bu filmi 2 sene evvel izlemiştim. Hala daha ablamla ara sıra Bommarillu filminin beklenenin aksine bizde ne kadar etki bıraktığını konuşuruz. Yani gerçekten izlemeye değer bir film.

NOT:
Çekim: Eski türk filmlerini andırıyor.
Senaryo:  Nükteli anlatımlı patlamalı duygu yüklü bir senaryo. İyi bir gözlemci yazmış o kesin.

Sonuç: Teknik ne kadar kötüyse film o kadar iyiydi.

Dediklerimin sayılı hali:

YAPIM YILI :2006

IMDB :8.3

29 Ocak 2019 Salı

8 #15DAYSCHALLENGE

Hayata Dair

Sıkı takipçilerim bilir. Küçüklükten başlayan bir satranç maceram var benim. 
Sanırım 7 yaşındayken satranç derslerinde bu oyunu öğrendim. Sonra hocamın desteğiyle haftada bir ikiz kardeşimle satranç kursuna kaldık. Ve turnuva hayatım başladı.

Ben satrancı o zamanlar bir oyun olarak görmüyordum. O benim için risk alınan bir dersti. Başarmalıydım. Yenilmeyi istemiyordum, kimse bunu istemez. Risksiz bir maç olsun kolayca yenebileyim istiyordum.

Ama işler böyle olmuyordu. Yenmeyi amaçlarken fark ediyordum ki ben aslında bazı maçlarda yenilsem de o maçta elimden geleni yaptığım için çok eğleniyordum hatta beleşe kazandığım bir maçtan bile daha çok...

Fakat bazı maçlar olurdu, salondan ilk ben çıkardım.
Yenilgiyle.
Hocam derdi ki, ben yenilmene kızmıyorum. Mücadele etmemiş olmana kızıyorum.

Sonrasında okul değiştirdim. Sırf "kızlar satranç takımında" oyuncu eksiği var diye zorla takıma sokuldum. Sonra istemediğim turnuvalara tanımadığım insanlarla gittim. Ama yine de ben o turnuva alanlarını çok sevdim.

Salondaki sessizliği, rakiplerin açıklandığı panonun çevresindeki kalabalığı, Yenmeyi, yenilmeyi...

Sonra yine okul değiştirdim. Bir sene boyunca hiç satranç kelimesi geçmedi hayatımda.

Ardından bir gün yeni okulumun koridorunda ilk satranç öğretmenimi gördüm, Erdem hocayı.

Küçükken hepimiz şimdikinden biraz daha çekingendik sanki. Hocaya görünmemek için sürekli yolumu değiştirdim. Hayır satranç oynamak istemediğimden değil, ne biliyim beni yanına çağıracak ve benimle maç yapacaktı. Tabiki yenilecektim sonuçta o bir hoca. Ama bilgi yarışmasına çıkıp en kolay soruda elenmek diye bir şey var, satrançtaki hata da böyle bir şey. İşte ben kendime güvenmiyordum.

Gerçekten korktuğum başıma geldi.

Hocayla buluştum ve yeniden kulübe alındım. Yeni turnuvalar yeni maçlar derken yeni bir şey eklendi: hayalkırıklığı...

Körelmiştim. Daha doğrusu yaşıtlarımın gerisinde kalmıştım ki bu  o zamanlar utanç verici bir şeydir. Çünkü bir yaş küçüğüne yeniliyorsun. Ezikçe bir şey mi demeli?

Ama Allah yardımcı oldu bu yolda hiç yalnız hissetmedim çünkü benim yaşıtım iki arkadaş daha takımdaydı. Evet onlar da bir yaş küçüklere yeniliyordu :D
(Aslında bizim alt dönemler fazla iyiydi. Bu nedenle biz onları artık rakip olarak değil takım arkadaşı olarak gördük.) 

Yine bir turnuva dönemi başladı. Takımımda benden başka kız yoktu.  Ben de biraz daha büyümüştüm artık. Onlarla takılırken kendimi fazlalık gibi hissettiğim zamanlar oluyordu bu yüzden elimden geldiğince onlarla dolaşmıyordum. (Şimdiki aklım olsa asla uzak durmam. Olayları yönetmekte daha etkin olurum)

Bu dönem de kazasız belasız geçti. Hatta bazen umduğumdan daha iyi geçti. Kızlarda ilde 9.oldum bir sefer. (Madalya vaad etmişlerdi ama vermediler...)

Sonra lisede uzun bir süre hiç oynamadım. Aslında matematik olimpiyatlarına katılırken bu geçmişimi bir referans olarak kullanmıştım ama satrançtan bahsetmek dışında bir şey yapmadım.

Sonra bir gün okul genelinde satranç turnuvası yapılacağı söylendi. Gündemime yeniden satranç girdi. Tabi ben bu işleri ciddiye alırım hemen antrenmanlara başladım. Bir uygulama inirdim ve yeniden oynamaya başladım. 

Turnuvada 3. oldum ve madalya kazandım.

Bunu hiç beklemiyordum.

O zaman dedim ki beni başarıya götüren bu oyunu ciddiye almamdı.

Çünkü satranç ciddi bir oyundur.

İşte tam olarak aslında burada bir hata yaptım. Bunu uzun zamandır da yapıyordum.  Fakat bunun farkında değildim. Bunu daha sonradan en yakın arkadaşımla bir maç yaptığımda fark ettim. 

Arkadaşım beni kolayca yendi. 

İşte ben o zaman o kadar kötü hissettim ki, o kadar duygularıma hakim olamaz oldum ki bu durum benim mantığımda bir sorun olduğunu fark etmemi sağladı.

Aslında satranç sadece bir oyundu.

İnsanların zaman geçirmek, beyin cimnastiği yapmak için buldukları bir oyun. Yalnızca eğlenmeli, gülüp geçmeliydim. Ama yok, benim bir geçmişim var ya ben elbet iyi bir sonuç almalıyım.

Hayır. Aslında hiçbir şey yapmak zorunda değildim. Yenilmek en doğal hakkımdı. Hem kaybetmek Dünyanın sonu mu!

İşte bunlar benim büyürken bana söylenilen her şeyi küçük dünyamda otorite olarak görmemden kaynaklı durumlardı. Hani ben bu oyunu bir ders olarak görüyordum ya, bunun nedeni bana hiçbir zaman bu oyunu oynamak zorunda olmadığımın söylenmemesi ve benim hiç ben bu işi yapmak istemiyorum demememdendi.

İşte biz küçük dünyamızdaki otoriteleri yıktığımızda büyümüş oluyoruz. Bunu 18 yaşımda fark ettim. Hayatımın merkezine beni koyduğumda her şey daha az ödev geldi.

Şu an hala daha satranç oynuyorum. LİCHESS adındaki bir uygulamadı ismim areyeney.

Ama şu an çok eğlenerek oynuyorum. Arada kendime sinirlendiğim oluyor ama kendimle barışmanın çözümünü de buluyorum. O seçeneği seçtiğim zaman kendimce nedenlerim oluyor ve ben kim milyoner olmak ister programındaymışçasına evet bu son kararım deyip hamlemi yapıyorum.

Kabul, satrancı hala ciddiye alıyorum.
Ama ben bunu yapmak istediğim için yapıyorum.

Günün filmi: Masum hamleler

masum hamleler ile ilgili görsel sonucu

Bu film epey eski bir film. Yayınlanma yılı 89 fakat ben ilk kez 7 yaşımda 2007'de izledim. Kulüpte hocamız izletmişti. O zaman filmden tek hatırladığım sahneler turnuva sahneleriydi. 

Yıllar sonra tekrar ve tekrar izleme şansı buldum. İlkinden çok daha fazla etkilendim. Çünkü bu duygular, mekanlar, sözcükler tanıdıktı. O çocuk ben değildim, hiçbir zaman o kadar iyi değildim. Ama bir şeyler bendendi. Bu yalnızca yetenekli bir çocuğun önündeki engelleri kolayca aşmasını anlatan bir film değildi. Öyle olsaydı muhtemelen beğenmezdim. Çünkü dünya bu değil. Sosyal hayatın etkileri insanlar üzerinde aşırı fazla. İnsanlar tükenebilir, zorlanabilir, en önemlisi hata yapabilir. 


Konusu: 7 yaşındaki bir çocuğun gösterdiği bir başarı sonucu üzerindeki baskının artması ve bunun sonucunda ailesi ve çevresinin olaylara verdikleri tepkilerle çocuğun şampiyonluğa yol alması.

(KONU KESİNLİKLE BU DEĞİL, ÇOK DAHA FAZLASI!)

Günün kitabı: Satranç


 Bugün bol satrançlı bir yazı yazdım. Yazmak istemeseydim bir kelime bile yazamazdım. Demek ki içimde kalan bir şeyler varmış. Bu da o zaman son şeyler olsun:

Aslında son zamanlarda satranç ismi olarak oyunundan daha popüler bir kitap bu. Nazi Almanyasında yaşayan ve muhalif olarak hayatına son veren Stefan Zweig'in okuduğum tek romanı.

Aslında kitabı lisede okumuştum. Kısa bir kitap olduğundandır 24 saat dolmadan kitap bitmişti. Başlarda olaya hakim olamasam da kitap bir anda beni tıpkı masum hamlelerde olduğu gibi tanıdık mekanlara götürdü. 

Bir insanın satranç tahtasıyla tek başına olduğu mekanlara. Turnuva ara günlerinde( turnuvalar 2-3 gün sürer ) bazen atın açmaza alınmasıyla uyandığım oluyordu. Bir işi yapacakken bunu tahta üzerinde düşünüyor ve yaptığım hamlenin neye sebep olabileceğini düşünüyordum.

Deli miyim ben ya!

Hayır bu aslında bana özgü değil, her şeyde böyle. Ablam üniversiteye hazırlanırken onu uyandırmaya geldiğim bir vakit uyku uyanıklık arası bana x'in  neden bulunamayacağını anlatmıştı. Bir insanın meşguliyeti neyse zihni de onunla doludur.

Fakat bunu olay örgüsünün içerisinde bu kadar etkili görmek beni çok heyecanlandırdı.

Okuyun okutturun. Kitap tam bir başyapıt !

Meydan okumamda sonunda bir kitap önerisi yaptın ya Aferin Rana!


#günün isyanı

Hani dün demiştim ya hastayken gezin eğlenin diye. 
Fikrimi değiştirdim.
Yapmayın.

Bugün Ankaraya termal bir otele geldik. (İlk kez kışın termal bir yere tatile geliyorum. ) Varmamıza yarım saat kala bir anda başıma ağrılar girdi. Ama ben hayatımda böyle bir ağrı yaşamamıştım.

Sinüzitin uçakta ağlayan bebek basıncından versyonuna denk geldik, iyi mi?!

Velhasıl siz direkt hasta olmamaya çalışın. 

Sağlıcakla kalın!

28 Ocak 2019 Pazartesi

7 #15DAYSCHALLANGE

Meydan okumayı yarılıyorum sonunda!Az kaldı Rana dayan!

Not: Bilgisayarı babam almış tabletten yazıyorum. Ancak yarın editleyebileceğim. Kusura bakmayın.

Hayata dair

Bugün ablamla youtube’da Takılırken 1 yıl önce müslüman olan Kanadalılar bir kızın videolarında artık makyaj yapmadığını gördük. Bu beni çok şaşırttı çünkü eski halini çok net hatırlıyorum kendisi bir anime bebeği gibiydi. Gül makyaj anormal büyüklükte gözler.

Açıkçası insanın ruh halinde şüphe ettirecek kadar korkunç bir görünümdü.

Sonra bir baktım ki başını örtmüş.

Yorumlarda onu seven sevmeyen herkes bunun onun yenihevesi olduğunu, kesin müslüman bir yabancıya aşık olup onun için din değiştirdiğini, dikkat çekmek için bu kadarının fazla olduğunu söylüyordu.

Zaman bizi yalanladı.

Bu kız müslüman olduktan sonra bir de evlilik görüşmesi yapıp hızlıca evlenmiş ona hiç değinmeyeceğim.

Ben bu süreçten anladım ki insan kararlıysa önüne kimse çıkamaz. İnsan kararlıysa küçük sorunlar teferruatta kalır. En baskın alışkanlıklar değiştirilir, karakter güçlenir bu süreçte.

Tebrikler @kanadajin3
Allah yolunu açık etsin.

Yapmaya değer

Tatilde olduğun zaman hastalık dinleme!

Yataktan kalkamıyorsan kalkma 13 saat uyu ama geri kalanında dışarıya çıkmayı unutma!

Çünkü insan dışarıdayken hayatın bir parçası olduğunu, ağrının başında olduğunu ama Dünyanın bunu hiç ama hiç umursamadı-ini fark ediyor.

Ee madem her gün akşama kadar geziyordun nasıl iyileşiyorsun?

Bunun cevabı biraz garip. Evet iyileşmiyorum ama sorun bakalım normalde iyileşebiliyor muyum! Ben böyleyim hastalıklar bana benden daha kolay adapte oluyor. Sürekli kılık değiştiriyorlar. Önce faranjit sonra sinüzit sonra burun tıkanıklığı sonra baş ağrısı insanın ee sonra diyesi geliyor.

Hiç iyileşmeyi beklemeyin yani.

Gezin eğlenin

Daha gençsiniz

Hem tatildeyiz tatilde :)


Günün dizi kesiti


Asla yalan dünya’yı sevemedim ama bu kesit çok iyiydi. Hem repliği de sağlam: 

-Tufan bey niye tedirgin oluyorsunuz kötü demedim sadece enterasan 
-Doktor bak şimdi hastalık söz konusu olunca enteresan olmayacaksın sıradan olacaksın. Bak şimdi sıradan soğuk algınlığı candır, mevsimsel grşp baş tacıdır. Düşen yapraklar gibi, yağan yağmur gibi gündelik hayatın cilvesi...Ama bir doktor hımm enteresan bir iki arkadaşımdan da fikir alıyım diyorsa ayvayı yedin aga…

27 Ocak 2019 Pazar

6 #15DAYSCHALLENGE

#Hayata dair

Bir araba kazasında ölmek 1 saniye sürerken Kanserden ölmek 1 yıl bilemedim 1 ay sürüyor.

Sizce hangisi daha iyi bir ölüm?

Ölümün iyisi mi olurmuş demeyin. Bu ikisi arasında büyük bir fark var.

Öleceğini bilerek mi ölmek? Yoksa son kez sevdiklerine elveda diyerek mi ölmek?

İki zor şey arasından birini seçsek herhalde hepimiz kanseri seçerdik.
(Ağrıya toleransımız düşük değilse tabi)

İşte bu nedenle ben Kansere iyi tarafından da bakılması gerektiğini düşünüyorum.

Allah herhangi bir sebeple 2 saniyede canımızı alabilecekken belki de bize acımıştır. Belki imanımızı daha da kuvvetlendirelim istemiştir.

Bilemeyiz. Savaşmaya devam ederken bunu düşünüp (u)mutlu olmayı öğrenmemiz gerekir.

Bildiğimden değil. Hatta umarım kimse böyle bir şeyle karşı karşıya kalmaz. 

Fakat elimizdekilerin nimetini fark etmeliyiz. Şükretmeliyiz. Aldığımız nefese dahi.

Çünkü nefes alabiliyorsak ümit var demektir.

Son olarak sevdiğim bir alıntı:




#Günün dizisi: Time

İlgili resim

Aslında bu dizi benim tamamını izlediğim bir dizi değil. Hatta 14 bölümün yarısını bile izlemedim. Ama en önemli yerlerini izledim ve çok etkilendim. Pişmanlığa imanın insana neler yaptırabileceği harika anlatılmıştı.

Dizi, yakın zamanda öleceğini öğrenen bir adamın (Kim Jung-Hyun), hayatının son günlerinde, her şeyini ortaya koyarak hayatını mahvettiği kadına (Seohyun) yardım etmeye çalışmasını konu almaktadır.

Diziyi bu kadar etkili yapan kesinlikle oyunculardı. Özellikle Girls generationdan tanıdığım ama o zamana kadarhiç sevemediğim Seohyun'un buz karakteri tüyleri diken diken edecek kadar iyiydi. Ona  soğukluk kesinlikle yakışıyor.

Bundan öte asıl yıldızımız Jung Hyun'du. Tek kelimeyle mükemmel oynadı. Ablamla bazen bölümü durdurup ne kadar gerçekçi bir sahneydi böyle dediğimiz oldu. Çünkü zanaat için yapılan kore dizilerinde sanatsal bir değer pek az bulunurdu. 

Time bunlardan biriydi.

Şimdi bomba haberi veriyim. Kanser rolünü canlandıran Jung Hyuk dizinin ilerleyen bölümlerinde setten ayrılmak zorunda kaldı. Nedeni ise kendisinin uzun zamandır uyku problemi çekmesiydi. İşte o zaman anladık bu diziyi bu kadar iyi yapan buydu. Gerçekten gerçek olmasıydı.

Fakat bu durum diziye pahalıya mal oldu. 16 bölümlük dizi 14'e düşürüldü. Resmen harcadılar diziyi. Zaten korelilere bazen hayret ediyorum. Harika dizileri hiç izlemeyip saçma kalitesiz şeylerle vakit kaybediyorlar. 

KISACASI BU DİZİYE YAZIK OLDU.

Yine de sonuna kadar ortalamanın çok üstünde bir dramdı. Karakterler hep iş yaptılar hiç abartı ağlamadılar. Bu da dizinin beni en çok çeken yönüydü sanırım.

İzlemenizi öneririm.

Not: Kore tarihinin en dram dizisi olarak anılan Secret Love'ın senaristinin elinden çıkmıştır.

Yapmaya değer

Tanımadığın bir insanla oturup sohbet etmek,

Tıpkı bir kitap okumak gibi hissettirir.

Yaşamadığın bir hayatı dinliyor, üzüldüklerine üzülüyor, sevindiklerine seviniyorsun.

Evet evet bu tıpkı kitap okumak gibi.

Dikkat gerektiren ama aynı zamanda kitap okumaktan daha aktif bir şey.

Çünkü sohbetin dümeni senin elinde! 

25 Ocak 2019 Cuma

5 #15DAYSCHALLENGE

#Yapmaya değer

Komediyi amaçlamadan aşşırı komik olan bir şey izleyin! Böylece o haftanızı güzelleştirin!

İşte size örnek: AH KALBİM! Ahhh Kalbiim. (Kanal 7'nin haftasonu dizisi)

Her haftasonu ablamla oturur Ah kalbim'in yeni bölümünü izlemeye çalışırız. Bunun için uğraşırız çünkü izlerken izleyicinin önce beynini bir kenara koyması gerekiyor. Haliyle alışmak için bir süre  geçmesi gerekiyor. :D 

İlgili resim

Dizide bazen  kadar saçmalayabiliyorlar ki ablamla senaryoda ne olacağını kestiremez hale geliyoruz. Bu da bizi izlemeye teşvik ediyor. Senaryosu asla bir kore dizisi gibi tahmin edilebilir değil. Her an her şey olabilir. Mesela soyguna gelen kötü adamlar göründükleri ilk sahnede silahlarını düşürebilirler. Bunun çok normal bir şey olduğuna da sizi ikna edebilirler. Çünkü saçma anlarda çok normalmiş gibi davranan bir sürü karakter var ortada!

NOT: DİZİNİN HİÇBİR SANATSAL DEĞERİ YOKTUR. TEK İŞLEVİ İNSANDAKİ DALGA GEÇME İHTİYACINI KARŞILAMASI. (Ah kalbim made my week)

Benzer bir özelliği 60'ların Türk filmlerinde de görebilirsiniz. "Senin annen bir melekti" derken ne kadar ciddiler, değil mi? Fakat bu deyiş şimdi bize ne kadar komik geliyor.

En iyisi ben size gülmekten öleceğiniz bir türk filmi önereyim.

#Günün Filmi: Ayşecik canımın içi

Bu film bir seri filmiymiş. Serilerin senaryolarını ayşecik rolündeki Zeynep Değirmencioğlu'nun babası yazmış. Ayşecik de her seride farklı bir ünlü Türk filmi başrolünün kızı olmuş ve sözde dramatik filmler çekmişler.

Bana sorarsanız tam bir komedi bunlar!

Nasıl mı?

Sizi filmin 16.19. dakikasını izlemeye davet ediyorum.

Formalite icabı filmin konusunu da yazıyım: Eski bir dolandırıcıyla, çok sevdiği kızının dramatik öyküsü.


(Kısa bilgilendirme, adam kumarbazın tekidir. Yıllar önce yatılı okula bıraktığı kızının vekaletini kızın dayısına satarak kumar borcunu ödemeye karar verir. Bu sırada yıllardan sonra kızıyla karşılaşır.)
-Herhalde buraya kızınızı görmeye geldiniz değil mi amcacığım? (Sanki küçük kız sokaktan geçen tüm amcalara bu soruyu sorarmış gibi!)                      
-Ne-? Ah evet.
-Kızınız kim bilir ne kadar sevinmiştir. (Küçük bir kız elin adamıyla böyle nasıl konuşuyor ya büyümüş de küçülmüş sanki :'D                                                         -Bilmem.
-Hiç sevinmez olur mu!? Ben daha o zevki tatmadım. Ama bir gün babam gelince ben de o saadeti yaşayacağım. (Muhabbete bak!).
.
.
-Kızınızın kim olduğunu öğrenmek istemiyorum kıskanabilirim onu. Ama ona çok talihli bir kız olduğunu söyleyebilirsiniz. Çünkü sizin gibi bir babası var. (Ne iyiliğini gördün adamın!? iyi olması için baba olması yetti mi?)
(Bu sırada dayı gelir. Parayı getirmiştir. Baba şöyle bir bakar ve çeki yırtıp atar.)
-Bu kız değil 100.000 liraya, bir milyona bile verilmez. (SANKİ DAYI ZORLA KIZI ELİNDEN ALIYOR!)

Şimdi bile ne kadar eğlendim bilemezsiniz. Siz de isterseniz izler gülersiniz. Ama fazla izlemeyin sonr babacığım kelimeleri nostaljikleşiyor, hayırlar nayır oluyor.

İyi seyirler!

#Hayata dair

Hala daha çok hastayım. Gece gece şu yazıyı yazıyorum ya helal bana. En iyisi bir hadisle bitireyim sözlerimi böylece hayata dair de konuşmuş olurum B)


“Allah katında amellerin en makbulü az da olsa devam üzere yapılanıdır.”

Görüyorsunuz giderek yazılar kısalsa da şimdi Allah var her gün yazıyorum!

Kalın sağlıcakla!

24 Ocak 2019 Perşembe

4 #15DAYSCHALLENGE

#Challenge Hakkında

Neden blog yazıyorsun diye soranlar oluyor bazen. Onlara "söylemek istediğim çok şey var" diyorum. Yaşadığım, gördüğüm, duyduğum, okuduğum güzel ya da değerli şeyleri başkalarıyla-sizlerle- paylaşmak istiyorum. Böylece aslında ben de sözlerimi  bomboş bir sayfada yazarken tartabiliyorum. Eksiklikleri, nedenleri, sebepleri, sonuçları kafamda toparlayabiliyorum.

Fakat son günlerde yapmış olduğum bu challenge yüzünden sanki anlatacak hiçbir şeyim yokmuş gibi hissediyorum. Aklıma hiçbir şey gelmiyor. Gelse bile bu istek anlatmak istediğim şeyi ilk düşündüğüm zaman hissettiğimdeki kadar kuvvetli olmuyor. Yani aslında ben o isteği geciktirdikçe onun bendeki değeri azalıyor ve zaten ben o konuyu artık iyi hatırlayamıyorum. Bu şekilde olunca ben istekli ve samimi olamıyorum bu da yazının normalden daha kötü olmasına sebep oluyor.

Challenge'ın bu şekilde devam ediyor olması beni zorluyor. Ama sorun değil. Ben zaten zamanında yazılan yazının değerini kendime anlatmak için yaptım bu challenge'ı. Bu 15 günün sonunda kendi kendime önemli bir ders vermiş olacağım inşallah.

İşte anladın Rana. Anlatılacak olan ancak anlatılınca kalıcı olur. Yoksa söz uçar gider.

Blog neden yazılır'a yeni cevabım: Yıllarımın öylece akıp gitmesine izin vermemek için.

#Hayata dair

Lise sonun başlarında okulumuzda bir oylama oldu. Bu oylama topluca alınacak bir eşyanın görüntüsüyle ilgiliydi. Olayı tamamen anlatmayacağım fakat anlamanız için örnek vermem gerekirse "Okul anısı olacak çantanın üzerine "BizTürk'üz" yazısının konup konmaması ile ilgili bir şey gibiydi. Yani okulla alakası olmayan bir yazıyı çantaya koyacak olmaları dönemde soru işareti yaratmıştı. Yani evet Türk'üz ama bunu biz seçmedik. Hem de bunun lisemiz ile ne ilgisi var?

Sonuç olarak bence çantada varlığı oldukça gereksiz bir şeydi.
Fakat herkes yazı tarzını çok beğenmiş olacak ki çok büyük bir çoğunluk yazının kalmasında diretiyor istemeyenlerin nasıl böyle bir şeyi istemediğine sinirleniyorlardı.

Ben o istemeyenlerden biriydim. Bunu söylerken çekinmiyordum çünkü gerekçelerim mantıklıydı ve demokratik bir ülkede yaşıyoruz değil mi?

Sonra oylama için sınıf geldiler. Sınıfta toplam 35-36 kişiydik. Oylamayı yapan arkadaş:
-Bu yazıyı istemeyen var mı? diye sordu.

Bu söyleme tarzı istemeyenleri dışlamaya yönelik önemli bir hareketti.

Tüm sınıfın gözleri önünde 4 kişi el kaldırdık. Kötü bir histi. Toplumdan aykırı bir davranış sergiliyordum. Zaten beklenenden az kişi kaldırmıştı çünkü teke tek görüştüğüm birkaç arkadaşım sınıfta oylama yapılırsa el kaldırmayacağını söylemişti. Öyle de yaptılar.

Teneffüste başka sınıflarda durumun ne olduğunu sordum. Benimle aynı fikirde olduğunu sandığım biricik EN yakın arkadaşlarıma sınıflarından kaç kişinin istemediğini sordum.

Sınıflarından kimsenin el kaldırmadığını söylediler.

Sizin dışınızda mı? diye sordum.

-Biz de kaldırmadık ki. Zaten azınlıktaydık. Kaybedeceğimin belli olduğu bir oylamada sessiz kalmayı tercih ederim.

O gün kendimi hayatımda hiç olmadığım kadar kötü hissetmiştim. İlk kez aldatılmıştım. Son sınıf olmanın getirdiği stresle olayı ben mi büyütmüştüm yoksa gerçekten üzülmeye değen bir konu muydu hala bilmiyorum.

Ama güven dediğimiz şeyin benim için ne kadar önemli bir şey olduğunu o zaman daha iyi anladım.

Bir de Kapalı oylama ve açık sayımın önemini.

Çünkü bu yapılan şey 1958lerde yaşıyormuşuz izlenimi verdi bana. (Açık oylama)

İlgili resim

#Günün Filmi: Ucitelka (The teacher)

Bu filmi daha önce duymadığınıza iddiaya girerim. Hatta bu filmin yapıldığı ülke hakkında da pek bir şey bilmiyorsunuzdur muhtemelen. Bunu sizi kışkırtmak için söylemiyorum. Ben bilmiyordum, Slovenya'nın geçmişte kominist bir ülke olduğunu ve dillerinin bu kadar ilginç olduğunu.

 Bu film 1982 Slovenya'sında ( O dönemin Çekoslavakya'sı) yaşanmış gerçek bir olayı anlatıyor. Sıradan bir sınıfa yeni gelen sıradışı bir sınıf öğretmeninin öğrencilerde yarattığı etki ve sonucunda yaşanan kaosu.

Anlatım tarzı Avrupa soğukluğunda. Avrupa soğukluğu: Yaşananların hiçbirinin karakterleri güldürmemesi fakat izleyiciyi çok güldürmesi. Yani film ironiden beslenen bir başyapıt (bence).

Konuyu biraz daha anlatmam gerekirse, bu hocamız öğrencilerin notlarını verme ayağına velilere ayak işlerini yaptırıyor. Bu sisteme ayak uyduramayan velilerin çocukları da "aptal" öğrenci oluyor.

Buyrun fragman: (Bu arada ben televizyonda izlemiştim yani dublaj da gerçekten iyiydi etkiyi daha kolay hissettim.)

Filmi izledikten sonra yeniden buraya uğrayacaklar için:

SPOİ! Filmin sonu size de anlattığım olayla çok benzer gelmedi mi? Açık bir oylamada gösterilemeyen cesaretin kapalı oylamada nasıl cesurca gösterilebildiğinin en güzel örneğiydi bu film. Benim için etkileyici bir filmdi. Umarım sizin için de öyle olmuştur.
Yorumlarınızı bekliyorum.

En sevdiğim clipi buraya ekliyorum:

23 Ocak 2019 Çarşamba

3 #15DAYSCHALLENGE



#Yapmaya değer

Hayatınızda çıkan fırsatları değerlendirin!

Hiç ilginiz olmayan bir dil kursu mu açıldı? Ona gitmek yerine evde sıkılarak oturacak mısınız? Gidin!

Ben öyle yaptım. İşaret diline hiçbir ilgim yokken işaret dili kursuna gittim. Kursun genel amacı doktor adaylarına işitme engelli insanlara hizmet verirken yardımcı olmaktı. Ama ben bunun yanında çok güzel insanlarla tanıştım.

İşaret dili hocamıza siz diyordum.

Öğrendim ki 18 yaşındaymış

Bu dili bir kursta öğrendi sanıyordum.

Ana dili işaret diliymiş. 
Hayır kendisi işitme engelli değil. Ebeveynleri işitme engelli. 
Ama tabi ki bebeklikte iletişimleri işaretlerle başlamış.
Hatta sırf bu yüzden 4-5 yaşına geldiğinde diğer çocuklarla işaret diliyle iletişim kuruyor bu çocuk demişler ve onu anneannesinin yanına göndermişler :)

İşaret dili kursunda bu dili öğrenirken insanların bu işarete neyi düşünerek anlam yükledikleri üzerine topluca kafa yoruyoruz. Mesela işaret dilinde kötü, şaka, oyun hep benzer işaret dilleriyle gözteriliyor. Bunun da gırgır şamatası hep sürüyor :D

Bu kursta hayata dair güzel şeyler de öğrendim. Hocamızın babasının tek başına avrupa turuna çıktığını ve 3 ay boyunca hiç kaybolmadan yaşadığını öğrenmek beni derinden sarstı.

Sizce de insanın yabancı dilden  önce beden dili ile anlaşmayı öğrenmesi gerektiğinin en güzel kanıtı değil mi?

Valla saygı duydum. 

Bu da böyle kısa bir hatırlatma olarak dursun. Gelecekte okur yine etkilenirim.

#Günün Filmi: BARFİ

Bu hayata dairler ile filmleri benzer konularda seçiyorum, güzel oluyor bence. 

İlgili resim

İşte şimdi ölmeden önce bu filmi izleyin diyebilirim. 
Çünkü bu filmi izlerken genellikle gülümser çoğunlukla mutluluktan ağlarsınız. 
Size bu etkiyi yapacak başka filminiz varsa yorumlara beklerim.
Çünkü böyle bir etkileyicilik nadir bulunur.

Bu filmi izlemişseniz de sizinle paylaşacak önemli bir şeyim var. Filmin ilk yarısını klişe bulanlar olarak ikinci yarısı şaşkınlıktan filme hayran olanlar olarak burada mıyız??

İkinci yarı beni o kadar şaşırttı ki, film yapımcılarına gıpta ile baktım.

Bir kore filminde asla olmayacak kadar güzel bir sondu.

Bir amerikan filminde gerçekleşmeyecek kadar masum bir aşktı.

Bir türk filminde olamayacak kadar kaliteli esprilerdi.

Ba fiii!

barfi gif ile ilgili görsel sonucu


#Hayata dair

Bugün sabahtan beri hastalıkla boğuşuyorum. Bu nedenle tüm günü gözden geçirince günün bir rüya kadar bulutlu ve hızlı geçtiğini fark ediyorum. Size anlatacağım yaşanmış hiçbir şeyim aklımda yok. 

Bu durum super junior'un Weekly İdol random dance'ında Donghea'nin 2.34 dakikasında "BU ŞARKI BİZİM ŞARKIMIZ MI demesi kadar ironik.


22 Ocak 2019 Salı

2 #15DAYSCHALLENGE

#Yapmayadeğer

Bir büyüğünüze instagram hesabı açın!

Sen de mi Brütüs demeyin. Dayıların facebook'u işgalinden, Whatsappta yayın yapan anneannelerden ben de sizin kadar muzdaribim. Fakat ya böyle olmasaydı. Şu hayatta yüz yüze görüşmeden başka haber alma imkanı olmayan büyükleriniz olsaydı, onlar için üzülmez miydiniz? Çünkü yaşlılarımız için çağımızın teknolojisine ayak uydurmak artık telefon kullanmak değil. Daha ötesinde bir şey. Mesela facebook'tan yeğenler grubu açmak ya da instagramı kiracısının gözetlemek için tutmak. Whatsapptan cuma mesajı atmak ama bunu herkese tek tek göndererek değil, tek mesajla gruplara iletmek. Hayat onlar için ne kadar kolaylaşırdı değil mi?

Şimdi bir kez de benim açımdan düşünün, çok sevdiğiniz bir halanız olsun. Galerisinde milyonlarca harika manzara fotoğrafıyla yaşasın. Sizin öyle galeriniz olsa fotoğrafçı diye dükkan açarsınız ama o bir hesapta bile bu fotoğrafları paylaşmasın ve yalnızca eşe dosta bak buralara gittik diye göstersin. 

Hangi yeğen buna göz yumabilirdi ki.
Ben yumamadım.
Açtım bir hesap.

Çok da güzel oldu. 

İsterseniz Vurun beni! Ama şunu bilin ki yine olsa yine yapardım.


#Günün Filmi: Normal bir insan gibi yaşamak

İlgili resim

Bu filmi ölmeden önce izleyin diyemem. Tam tersi yaşarken, yaşamın tam depresif modundayken açın ve izleyin. Bu arada çok bir şey de beklemeyin. Çünkü beklerseniz o kahkahayı hiç atamayabilirsiniz. Fakat hiçbir beklentisiz izlerseniz sizi gülmekten ağlatabilir.

İlginç bulduğum bir ayrıntı: Başroldeki kız bu filmin hem yazarı hem yönetmeni.



#Hayata dair

 Bugün güzel bir ted konuşması izledim. Sizin de izlemenizi öneririm.



Konuşma çok çalışıldığı belliydi. Biraz da bu nedenledir ki başarılı bir konuşmaydı. Ne bir Iı-ı lama ne bir duraksama vardı. 19 dakika olması insanı biraz yordu fakat adam hayatını anlattı bir zahmet yorulalım değil mi?
Yer yer şaşırttı. Nükteli espriler, yerinde laf atmalar hoştu.
Yorumlarda biri şöyle yazmış:
Özer Bey'i Tolgshow'da neden konuşturmadıkları belli oldu. Adam ekmeğinden edermiş insanları.
Bu tarz yorumlara hak verdim gerçekten.

Fakat beni en çok etkileyen şey şu oldu:

- Bir tepsi börek ile bir müzisyen arasındaki farkı söyleyebilir misiniz?

-Biri 4 kişilik bir aileyi doyurur fakat diğerinin bazı günler doyuramadığı olabilir.

Ef sa ne

21 Ocak 2019 Pazartesi

1 #15DAYSCHALLENGE



Bu 15 gün meydan okuma da neyin nesi?

Hemen cevaplayayım! Kendi kendime sahalara geri dönmek için yaptığım bir meydan okuma. Yeniden klavyeleri ağlatabilmek ve buralarda yokken izlediğim incileri sizlere duyurabilmek için bunu yapmam gerekti. 

Bu meydan okumanın 4 temel yapı taşı var:

1- Değinmek istediğim önemli bir konu hakkında samimi duygularım

2- İzlemeye değer film/dizi önerisi (Günün film önerisi)

3-Okumaya değer kitap önerisi (Günün kitap önerisi)

4- Yapmaya değer bir aktivite

Öyleyse 21 ocak tarihindeki #1.si başlasın!

#1 Hayata dair

İstanbullu olanlar bilir, İstanbul'un ilçeleri kocaman bir ülkenin uzaktaki illeri kadar alakasız olabilir bazen. Hatta bazen aynı ilçenin içerisinde bile kendini küçük bir ülkede gibi hissedersin. Bu ilçelerden belki de en meşhuru FATİH ilçesi.

Üniversiteyi Fatih'te kazandığımda bu yeri keşfetmenin 6 ayımı alacağını bilmiyordum. Her yerinde otobüs durağı olan bu ilçenin bazen 10 dakikalık mesafeyi toplu taşıma adı altında 1 saatlik tur gezisine çevirebileceğini de yeni öğrendim.

Çapa - Şehremini kısmının tam bir sağlık merkezi olduğunu, Balat'ın aslında hiç turistsever bir yer olmadığını(daha doğrusu turistik bir yer olmadığını), Haseki ve Yusufpaşa tramvaylarının olması gerekenden fazla yakın olup insanları nerede inmeleri konusunda şüpheye düşürdüğünü, Fatih çarşısında Cuma vakitleri dini hassasiyeti olmayan mağazaların bile dükkanlarını kapattığını, Vatan caddesinin bir yaya geçidi için fazla büyük olduğunu, Aksaray'ın camisinin güzelliğini, İstanbul üniversitesinin iki tramvay durağını da kapsayacak kadar büyük olduğunu, Ayasofya'nın akşam 4'te kapandığını ve en önemlisi de 18 yaş üstüne ücretli olduğunu bilmiyordum.

Muhtemelen daha keşfedecek çok şeyim var. Ama şimdilik geriye dönüp baktığımda bu kadar bilginin tecrübelerle kazanılan değerli şeyler olduğunu düşünüyorum.

Bir şey daha var ama bunu nasıl dile getirmem gerektiğini bilmiyorum. Biraz hassas bir konu. En azından benim ve bizzat tanıştığım güzel insanlar için. O konu Mülteciler hakkında.
İlgili resim

Evet, her yerde "SURİYELİLER" evet bazen toplum içinde bağırarak konuşabiliyorlar. Evet bit Türk'ün omzuna çarptıklarında aldıkları aşırı tepkiyle sinirlenebiliyorlar. Evet, dükkanlarında 3 arapken arapça konuşuyor ve içeri giren Türk'ün bunu duyunca sinirleneceğini akıl edemeyebiliyorlar. Evet, diğer amerikan, alman ya da bir çinli turist gibi Türklere göre fonetik konuşmuyorlar. Çünkü diğerlerinin gürültülü konuşmaları şarkı söylemek gibi onların bağırış çağırışları toplumu HİÇ rahatsız etmiyor. Evet, Aksaray metro ile Yusufpaşa tramvayı arasından geçerken insan gece vakti korkuyor.  Çünkü arkadaşlar uyarıyor"orada çok fazlalarmış." Kimler uzaylılar mı? diyesi geliyor insanın. Evet onlar niye buradalar? Niye savaşta değiller? Tabi ki eşlerini her yeri ayrı "güvenlikli" ülkemize emanet edip savaşın ön saflarında şehit düşebilirlerdi. Onlarsa burada, içleri kan ağlarken gülüşüyorlar. Bir anlam veremiyorum. Adam dediğin ölür ve tabi ki aileleri burada yalnızken onları bırakıp gider.

Hem onların burada kardeşleri yok. Biz farklı kültürden farklı ırktan insanlarız. 
Ama hani Müslümanlar kardeşti? Doğru ya, bu ülke kendine müslümandı. 

Yazdıklarımın tamamından mesulüm. Bu nedenle şu açıklamayı yapmalıyım. İroninin dibini yapmak bazen güldürmüyormuş. Yazdıklarımın tamamına yakınını bazı insanlar savundukları şeylerin saçmalığını görsün diye yazdım. Ve en sondaki yıkıcı cümlem de asla bir nefret söylemi değil aksine olmadığına inandığım bir tutumdur.

Çünkü ben bu ülkede pek çok güzel insan tanıdım.

İlgili resim
Kızılay'ın programı
Böylece anladım ki tek zeki biz değilmişiz. Bazı zekiler aynı zamanda akıllıymış. Savaşta kaybedilen insanlar için harekete geçmişler. Ne güzel insanlar bunlar. 

baran filmi ile ilgili görsel sonucuSevgili okuyucum, eğer ki buyaşananlar çok üzücü olaylar fakat ben insanların acısını anlamakta zorlanıyorum diyorsan  film önerimi bir kenara not edebilirsin!

#Günün Filmi: BARAN

Geçenlerde Yıldız Ramazanoğlu adında bir gazeteci yazar ile tanışma fırsatım oldu. Bu hanımefendi konuşması esnasında Mecit Mecidi adında bir yönetmenin Baran adındaki olağanüstü filminin tüm hollywood dünyasının ağzını açık bıraktığını söyledi. Not defterime filmin ismini not aldım ama aslında hafızama yazmışım haberim yok. Çünkü o gün o kağıdı seminer yerinde unuttum. Ama filmin ismi hala zihnimde ilk duyduğumdaki kadar tazeydi.

İzledim.

İzlerken ürperdim. Filmin görüntü kalitesi çok iyi olduğu için değil(aksine kalite 1970ler gibi). Ya da olaylar karmaşık ve zekice hazırlanmış olduğundan değil. Ben sadece kendime şaşırdım. Filmin sonunu aşırı merak etsem de ilerletmiyordum. Çünkü filmi izlerken bir sonraki sahneden çok korkuyordum. Ne olacağını kestiremiyor, sanki gerçek hayattaki gibi kadere iman ediyordum. 

Bu film neyi mi anlatıyor?

Tahran'da kış mevsimi gelmiştir. 17 yaşındaki genç Lateef, bir firmanın inşaatında kendi halinde çalışmaktadır. İnşaatta çalışan işçilere çay dağıtmak ya da yemek hazırlamak gibi küçük bir işi olan Lateef, bu halinden son derece mutlu ve de memnundur. Ancak bu güzel zamanlar kısa bir süre sonra sona erer. İranlı insanlardan ve Afganistan'daki savaştan kaçan mültecilerden oluşan işçilere bir yenisi eklenir. Rahman isimli Afgan da bunlardan biridir. Lateef'in işi artık Rahman'ındır ve bu durum Lateef'i fazlasıyla rahatsız etmektedir. Eski kolay işini kaybetmeyi kendine yediremeyen Lateef, Rahman isimli genci rahatsız etmeye ve ona zulmetmeye başlar. Ta ki Rahman'ın küçük sırrı ortaya çıkana dek... İran'ın ünlü yönetmenlerinden Majid Majidi'nin yazıp yönettiği film gösterildiği sene çeşitli festivallerde onlarca ödüle layık görülmüş.

Afganistanı Suriyeye, İranı Türkiyeye denkleştirirsek ayıp mı ederiz?


#Yapmayadeğer

vampir köylü ile ilgili görsel sonucuSizin de sürekli polemiklerden bahsedip huzuru bozan akrabalarınız varsa işte gelsin önerim! Vampir köylü oynayın! Böylece oyuncular yetişkin havasından çıkıp 4-6 yaş oyun çocuklarına dönüşebilsin ve oyun arkadaşlarının da kendileri kadar zeki ve kendileri kadar çok düşünen değerli insanlar olduklarını fark edebilsinler.


Olur da anneanneniz gece oldu dediğinizde vampir olmadığı halde gözlerini açarsa da sinirlenmeyin. Ya da doktor teyzenize doktor rolü kurada çıkarsa gülmenizi bastırmak için çok kendinizi tutmayın. Çünkü illaki gülen olacaktır :D Gülün geçin. Birkaç elden sonra olur da bu oyunun tutkunu olurlarsa oyuna yavaşça son verin. Sonra oyunlar ciddiye alınır oyun lmaktan çıkar Allah korusun.

Bu ne komik bir yaşama dair oldu! Neyse asıl komik olanı bunun yaşanmış olması!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...