30 Ekim 2016 Pazar

Hayat bir TV olsa, O da bende olmasa.

Şu zamana kadar dizilerdeki abartılara hep aynı tepkiyi verdim: "Gerçek hayatta olmaz böyle şey!" Haklıydım çünkü bazı pembe diziler o kadar ileri gidiyor, karakterleri soktukları kalıplardan bambaşka davranışlara itiyorlardı ki eleştirmeden edemiyordu insan.

Daha sonra hayat bana fake attı.

Nasıl mı? Diziler ve gerçek hayat benzerlik gösterdi. Bunun için dizilerin tüm olağandışılıktan sıyrılıp gerçekçiliğe dönmesini beklersiniz değil mi? Hayır öyle olmadı. Gerçek hayat, tüm acımasızlığını bir kenara atarak Romantizm akımına adımını attı, sonra azıcık gerilime el atacaktı ki çarpıldı ve, evet kısa bir süre sonra bağlantı kesildi.

Siz hiç bir ergenin sırf hoşlandığı kızın saçına dokunabilmek için kızın sırasına kadar önüne gelen herkesin saçını havaya kaldırıp indirdiğini gördünüz mü? Ben maalesef ki gördüm. Bunu o kadar hızlı yaptı ki kızın saçına dokunmaya sıra gelmesi çok uzun sürmedi. Zaten kızdan sonra da yapmayı bıraktı. ACABA NEDEN?!


Bu sefer de hayatı gerilim dizisi olunca seyredin:

Asla hiçbir durumu(yemek, program, buluşma vb)  beğenmeyen arkadaşlarımla bir akşam yemeğini daha yurdun soğuk ve kalabalık masalarından birinde yemek yiyorduk. Arkadaşım bu sefer "Yemelerin ne kadar kötü olduğu" konulu konuşmasında fazla ileri gitmiş, tüm yeme isteğimi götürmüştü. Doyduğum kadar yedim, sevmediğim biberleri bir köşede topladım ve tepsimi çöpe dökmeye gittim.

Kısacık yolda aklımın kenarından bile, rotasyon sebebiyle okuldan ayrılmış fizik hocamın beni durdurup biberlerimi yiyeceği, geçmezdi. Fakat oldu. Yapacak bir şey yok. Travmalar atlatılmak için vardır.

Yeniden kanalımızı pembe diziye çevirelim. Sırf işsizlikten izleyen seyirciler yüzünden hala finalini verememiş pembe dizilere...

Hoşlandığı kızın sırasına kocaman bir çöp adam çizdi. Kız çizmesine itiraz etti, dinlemedi. Bu çizimin silinmemesi gerektiğinden bahsetmeye başladı. Fakat tam bu sırada kız karalamanın ayaklarından silmeye başlayınca "N'APIYORSUN SİLMEMELİYDİN!" dedi. Kız ise karalamalardan hoşlanmadığını ama çok isterse kenara küçük bir tane çizebileceğini belirtti. Çizildi çizilmesine ama çizim muhtemelen bir gün bile orda durmadı, silindi.

Kanalı çevirmek lazım değil mi? Buraların cıvkı çıktı.
Haberler var mı haberler? (Tüm babaların ortak sorusu)

Haberler  bizim okulda gündüzlülerin işidir. Yurtluların gündemle pek alakası olmaz. Malum ne internetimiz var ne de rahat rahat izleyebileceğimiz bir televizyonumuz! Gerçi yurtta güzel model bir TV var fakat -zannediyorum ki- izlemeyelim diye koridordan geçen herkesin "NE İZLİYOR BU SALAK?" diyerek bakıp yüzünü çevirdiği camdan bir odada bulunuyor.
Ha bir de haberler etüt saatinin başladığı vakte denk geliyor.

Bazen -çok nadir- yemek saatini kaçırıp da kantine uğradığım vakit Gazete okumalarına rast gelebiliyorum fakat dediğim gibi çok nadir.

Bu nedenle gündem yerine geçmişe veriyorum kendimi. Yani dershane çıkışlarında eve dönüş yolunda edilen sohbetlere. İRA adlı Osmanlı- İngiltere kazığını öğreniyorum ardından da Sultanbeyli'nin geçmişini, durumunu, yaşantısını.

Bunları izlerken bendeki durum nasıldır tahmin edersiniz sanıyorum. DELİRİYORDUM! Bu iş böyle olmamalıydı. Hayat gerçeklikte kalmalı, absürtlük ise dizilerde can bulmalıydı. Çünkü gerçek hayattaki absürtlük pembe renginden daha çok çekilmiyor.

Sıkılıyorum. Televizyonu kapamak istiyorum ama elim gitmiyor. Daha izlenecek, görülecek ve öğrenilecek çok şey var. Tabi ki bildiğimiz TV'de değil, TV'deki insanlarda. İncelenmeyi bekleyen mücevherlerde.

Sanırım yazmayı özlemişim. Sayanora.

Güncelleme: Yeni bitirdiğim Tarık Tufan romanından aldığım bir alıntı:

"Bunlar romanlarda olur; yazar oturur hayal gücünü zorlar, oradan alır buradan getirir, ne yapar eder bu alakasız 5 kişiyi bir araya getirir. Romanlarda olur fakat saçma olduğunu düşünürüz. Oysa gerçek hayat romanlardan daha kurgusal. Gerçeğini anlatsan insanlar sana güler."

Şanzelize Düğün Salonu / sf:107

29 Ekim 2016 Cumartesi

Google'ın bana yamadığı aramalar #1

Google amca ünlü blogger'ların tümünde yeni bloggerları imrendirecek bir sihir yapıyor. Sihre kavuşan bloggerlar da "Google'ın bana yönlendirdiği kelimeler #9866633" şeklinde yazılar yazıyor. En azından ben uzun bir süre böyle olduğunu düşündüm.

Her ay yayınlanan bu yazılar genelde komik kelimelerle dolu olup blog yazarı tarafından özenle seçilip yorumlanıyor. İnsanlar da merak ediyor bu sihir nerden geliyor? Haliyle de bu tarz yazıların altındaki milyonlarca yorum aynı soruyu soruyor:

Bu kelimelerden biz nasıl bulabiliriz?

Kimse de anlatmıyor ki bu anahtar kelimeler sihir değil. Dedikleri tek şey zamanla oluştuğu.
Peki oluşuyor da, ne işe yarar? Kimseden ses yok.
İnsan, biraz daha araştırma yapınca boşuna ümitlenmemesi gerektiğini anlıyor.
Zamanı akışına bırakıyor. Zaten istese de istemese de zaman akışında ilerliyor.
Böylelikle bir yılı geride bıraktım.

Sonra bir gün şu ekranla karşılaştım.



Ben de sanıyorum zamanla blogger'ın verdiği bir hediye. 
Meğer sizlerin blogumu bulma yöntemleriymiş.

Yani şöyle, hani benim eşsiz çoraplarımla ilgili bir yazım var ya. İşte o yazıyı bulan bir arkadaş:

"  UCAKTA UNUTULAN CORAP  "
şeklinde bir aramayla beni bulmuş.

(Size bir sır vereyim: bu aramayı görünce google'ın arama motoruna yazıp 
uzun bir araştırma yaptım fakat hiçbir yerde bloguma rastlayamadım. 
Arayıp da bulan arkadaşı tebrik ediyorum, buradan sevgiler!

Yani sistem böyle işliyormuş. Hoj bir şey bence. İnsanı mutlu ediyor. Fakat belirtmeliyim ki bu uygulama genelde ünlüleri mutlu ederken yeni bloggerları mutsuz etmekle meşgul. Blogger'ın acımasız yönü sjkjfrfjnf

Yukarıdaki tweetim 8 Ağustosa ait. Dolayısıyla bu ay bana başka anahtar kelimelerin gönderilmiş olması lazımdı. Google da göndermiş sağolsun unutmamış, yenileri göndermiş. Fakat arkadaşlar hayal ettiğiniz gibi kelimeler yok. İnsanlar medeni bir biçimde dizi konusu arayıp bulmuşlar beni. Yani boşuna heveslenmeyin.

Bu arkadaşlara da burdan teşekkürlerimi ve sevgilerimi yolluyorum :)




Son olarak bir yönlendirme var ki adını hiç duymadığım bir şeyle ilgili. Google amcaya sordum o da pek anlamadı bence:



Ne olduğunu bilen varsa yorumlara yazsın öğrenelim bari :)


Vee son olarak en özgün yönlendirmemi açıklıyorum!


Blogumu seviyom ben ya!

(Yazı aylar önce yazılmış ama uzun bir süre düzenlenmeyi beklemiştir!)

27 Ekim 2016 Perşembe

Bosna'dan İstanbul'a Mektup

Bir mektup yazdım anneme, geç yazılmış ve asıl alıcısının annem olmadığı. Dil anlatımda bilmem kaçıncı defa işlediğimiz mektup konusu bir defa daha ödev olarak karşıma çıktı. Ama bu sefer ıkına sıkıla yazmadım; eğlendim, anımsadım, gülümsedim. Biliyor musun okuyucum, yazma ödevlerine tepkili bu insan eğlenerek bir yazı ödevi yapıyorsa bunun yegane sebebi sevgili blogudur.


Uzun lafın kısası Bosna'dan bir mektubum var okursan:

 Sevgili Anneciğim,

Nasılsın, İstanbul’da havalar nasıl? Yaz ayındayız, İstanbul’da güneşten başka ne olabilir ki! Taş çatlasa çiseleyen bir yağmurdur derdiniz.
Düne kadar burada da öyleydi. Sonra birdenbire kavurucu sıcak, yerini serin bir esintiye ve sırılsıklam eden bir yağmura bıraktı. Yağmurluğumu alacağımı belirterek  şemsiye teklifini geri çevirdiğime şimdi çok pişmanım.
Kızma anne. Ben sana dememiş miydim oralarda tek başıma olunca kendime bakacağım diye! Yağmurun geleceğini  fark edince üniversitenin kantininden olduka pahalıya bir şemsiye aldım. Umarım pahalı olması dayanıklı olmasından kaynaklıdır, aksi halde motif olarak basılmış üniversite amblemine o kadar KM(Bosna para birimi) vermiş olmama inan çok üzülürüm. KM demişken komik bir anım geldi aklıma:
Daha kimsecikler yokken yurdu ve okulu incelemek için epey bir vaktim oldu.  Bir ara akşam yemeğine inerken duyuru panosunda “İftar menüsü yalnızca 9 km’ye" şeklinde bir yazı gördüm. Hayret ettim. Bu insanlar ramazan zamanı oruç açmak için 9 kilometre yürümeye yalnızca diyor, bir de bunu tavsiye ediyorlardı. Uzun bir süre duyuruyu her görüşümde hayret ettim. Bosna’yı tanıdıkça gizemi çözmem uzun sürmedi. Aslında burada yazan km, kilometre anlamında değil, Bosna’nın para birimi olan km anlamında kullanılmış! Böylelikle her şey netleşti. 18 TL’ye bir iftar menüsü kesinlikle 9 kilometre yürümekten daha mantıklı ve rahatlatıcı.
Zaten o günden sonra çok geçmeden  kalabalık bir insan kafilesi yurda geldi. Herkesten önce gelmiş olduğum için gelenlere yolu ben gösteriyor, herhangi bir ihtiyaçları olduğunda yardımlarına koşuyordum. O günden sonra bir süre yurt görevlisi olarak anıldım, halbuki ben de geleli 2 gün oluyordu!

İlk oda arkadaşlarım çok tatlı ablalardı. İlk diyorum çünkü üç dört gün sonra oda değiştirmek zorunda kaldım. Nedeni ne ben ne de oda arkadaşlarımdı. Nedeni yıllardı. Ablalar 94’lü bense 00’lıyım. Aramızda resmen bir nesil, yüzyıl farkı vardı. Bu yaş farkı nedeniyle ablalarla olan ilk konuşmamada çekindim, nasıl konuşmam gerektiği konusunda şüpheye düştüm.

“Fakat Elhamdülillah korktuğum gibi olmadı. Aksine çevrem genişledi ve o yaş grubundaki insanlarla nasıl konuşmam gerektiğini tecrübe ettim. Bu ablalarla bir arada kalırken onların Konya’dan İstanbul’a ilk defa Bosna uçağına binmek için geldiklerini öğrendim. Bu duruma o kadar şaşırdım ki ablaları daha yakından incelemeye başladım. Çünkü benim aksime onlar tam olarak bir Anadolu çocuğu, kızı ve vatandaşıydılar.

Devamında neler olduğunu tahmin etmen zor olmaz sanırım. Haftanın ilk günü erkenden ellişer dakikalık derslere başladık. İki hoca ikişer ders veriyor, konularda hızlıca ilerliyoruz. Bu arada müjdemi isterim, yerleşebileceğim en yüksek sınıfa yerleşmişim. Bu durum beni mutlu etmekten çok cesaretlendirdi. Sanırım insan en çok başardığında motive oluyor.

Hocalarımın ikiside bildiğimiz boşnaklara benzemiyor. Aslında kimseye benzemiyorlar. Kendilerine özgüler diyebilirim. Mesela sen hiç tek gözü mavi tek gözü kahverengi bir insana rasladın mı? Ben onunla tanıştım, güldüm, eğlendim!  

Aslında gezdiğim yerlerden de bahsetmek isterdim ama bence bugünlük bu kadarı yeterli. Hem onları da anlatsaydım çektiğim onca fotoğrafın bir değeri kalmazdı. En iyisi haftaya eve geldiğimde size güzel bir sunum yapmam olacak sanırım. Evdekilere selam söylüyor yanaklarından öpüyorum. Allah’a emanet olun!

6 Ekim 2016 Perşembe

Bengüsu Özcan'la tanıştım! / Maskeli Kedi.

Eğer telefonumda samsunglardaki gibi çekilen fotoğrafın tarihi yazsaydı, her şeyin başladığı o günü tam tarih olarak verebilirdim. Fakat kabaca belirtmek gerekirse okulların açılmasına yakın bir pazar günüydü, Via Port gezmesindeydim. Yanımda kimsecikler yoktu ve sırf can sıkıntısından Kipa'da ucuzlayan kitaplara bakıyordum. (Son ucuza kitap alışverişimde aldığım "Efsane" kitabından memnun kalmıştım.)

Bu sırada alt rafta bir kitap gözüme takıldı. İlk bakışta bayrağı andıran kapağı ilgi çekiciydi.
Okudukça manalaşan bir kapak olduğunu daha sonraları anlayacaktım...


Kapak ilgimi çekmişti fakat "Kitabı kapağına göre yargılamamlıydım. Arka yazısını okudum. 
BA YIL DIM. Bir insanı 1-2 dakikada etkileyebilmek ve/veya güldürebilmek yetenek olsa gerek.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...