19 Aralık 2016 Pazartesi

Youtube Korkularım #1: Davacılarım.

DAVA EDİLDİM!

Bir değil, iki değil, tam 3 defa!!

Hem de dava edildiğimden habersiz...

İnsan bir haber verir çok ayıp.

2013 yılından beri bu ülkelerdeki vatandaşların videomu izlemesi yasakmış:

Amerika Birleşik Devletleri, Amerika Birleşik Devletleri Virgin Adaları, Amerikan Samoası, Avustralya, Birleşik Devletler’e Bağlı Küçük Adalar, Christmas Adası, Cocos (Keeling) Adaları, Cook Adaları, Heard Adası ve McDonald Adaları, Kanada, Kiribati, Nauru, Norfolk Adası, Porto Riko, Samoa, Solomon Adaları, Tonga, Tuvalu, Vanuatu, Yeni Zelanda 

Hayatımda duymadığım adalar beni engellemiş. SİNİRLENDİM. İşin gerçeğini öğrenmek adına youtube anlytics'e başvurdum.

Böyle bir yer.

Dava nedenim yazıyormuş meğer, SME Sony BMG Music UK  beni Heartbeat - Scouting For Girls şarkısı nedeniyle dava etmiş. Ee adam haklı, vercektim 15 doları alcaktım telif hakkını. Ama böyle bir prosüdür olduğundan bile haberim yoktu Kİ. Bu seferlik görmezden gelseler ne olacaktı!

İlk davam yetmiyormuş gibi bir de Türk halkına kolaylık olsun diye yüklediğim Bi Bi erişte videosunu da dava etmişler. Bir de videom Kore ve Japonya'da gösterilemez hale getirilmiş! Resmen sırtımdan vuruldum. Güvendiğim dağlara kar yağdı. Ben onların dizisinin reklamını yapıyım onlar engellesin. Tamam ya bi daha reklam meklam yok.

Ve son olarak geldik üçüncü davalı videoma. Bir öncekine bir şey diyemezdim çünkü ben de bir yerden indirip insanlar kolaylıkla bulsunlar diye youtuba yüklemiş, aslında pek de bir emek harcamamıştım. FAKAT bu seferki videom 3-5 saatlik bir emekti...

Oturmuş Kore dizi OST'leri adlı ergenkolik bir sayfam için DreamHigh ostsini türkçeye çevirmiş bana göre dünyanın en güzel videosunu yapmıştım. Sonra da benim gibi youtube'da altyazı arayıp bulamayanlara kolaylık olsun diye yüklemiş, emeğimi kore camiasına armağan etmiş, arkama yaslanmıştım.

Video yüklendiği gibi tüm ülkelerde engellenmesin mi? Ben şok Ben iptal, BEN SİNİRLİ!

Şimdi düşündüm de, o zamanlar bu duruma fena bozulmuştum ama aslında hiç üzülmeye gerek yokmuş. Sonuçta bu durum beni bağlamıyor. İstediğim zaman youtube'dan yüklediğim videoları izleyebiliyorum. SİZ İZLEMEYEMİYORSUNUZ MUHAHAHAHHA!


Youtube korkularımın ilkini de yazarak bu yükten kurtuldum.

Allah başka davalar göstermesin. Bir de başka youtube korkuları...

18 Aralık 2016 Pazar

Ask İsraels

Artık Dünya'nın neresinde bir çocuk ölse orası Gazze'dir 
Bir bebek bir yaşına girerken ağzında emzik değil, kurşun taşıyorsa orası gazzedir. 
Yağmur bir futbol sahasında çocuğun atacağı golleri yutmak için sırada beklerken, çocuğun çelimsiz vücudunu kurşun yağmurları yutuyorsa orası Gazze'dir. 
Çocuk bir varilin arkasına sığınmaya çalışırken kurşun önce saklanıp, çocuk kafasını uzattığı anda sobeliyorsa orası Gazze'dir. 
Artık Dünya'nın neresinde bir çocuk ölse orası Gazze'dir 
Gazze, çocukların öldüğü yerlerin adıdır bundan böyle. 
Bir çocuk sıtmayla, tüberkülozla, yüksek ateşle ve daha bilmem hangi hastalıkla ölürse ölsün, öldüğü yer neresi olaursa olsun, biz oraya Gazze diyeceğiz.
TARIK TUFAN 
Kitap ismi: "Bir Adam Girdi Şehre Koşarak 
( Yasin suresi-20)"

Geçenlerde okuduğum bir kitaptan alıntı ile başlamak istedim yazıma, 100 yıllık bir yarayla. Galiba bu yazıyı bugün yazmamın asıl nedeni 6. yılına girecek olan bir başka yara, bir başka ümmet coğrafyası: Halep.
Başka coğrafya fakat aynısından sipariş edilmiş gibi. Katliam.
21.yy teknoloji devrindeyiz derken ne demeye çalışıyoruz?
Ne bekliyoruz?
Saray Bosna'da, Avrupanın ortasında 20.yüzyılın son demlerinde 3 yıl süren bir soykırım oldu. Kimseden ses çıkmadı.Avrupa'da. Avrupa hani Avrupa.
Kimden ne istiyoruz ki. 


Neyse asıl konumuza dönelim. Yakınmanın, Kınamanın, lanetlemenin bir yararı yok. Bu Dünya'nın bizden acil olarak istediği şey çok çalışmak. 
Ben de sizlere bu yazımda anlatacağım yararlı bir Youtube kanalı ile faydalı olayım dedim.

ASK İSRAELS

Ask israels, 56.000 gibi kendinden beklenilenden çok daha az bir takipçi sayısına sahip olan, izleyicilerden gelen soruları israil halkına sorarak sokak ropörtajı niteliğinde videolar hazırlayan bir video kanalıdır.

Oluşması:
Kanalın sahibi yaptığı bir ropörtaj projesinde(tez gibi bir şey galiba) çektiği videoları youtube'a koyar, videolar yoğun ilgi görünce de kanal sahibi youtube'a yönelir ve daha fazla ropörtaj çekip  ASK İsraels kanalı oluşur.

Yani adam resmen milleti ile para kazanmaya başlamış. Bizdeki Orkun misali fakat daha tehlikelisi. 
Ne de olsa adamlar Dünya siyaseti yapıyorlar. 

Şimdi bu videoları neden beğeniyorum anlatayım:

  • Farklı bir dil, farlı bir din sizi karşılıyor.
  • Yıllarca itilip kakılmış bir tabaka var karşınızda ve içlerinden safları ayıklamaya çalışıyorsunuz. Fakat maalesef ki pek masum değiller.
  • İsrail halkını tanıyarak bu tür olaylara objektif bakabilmeye başlıyorsunuz.
  • İnsanların yetiştirilişinin beyin yapısına olan etkisini gözlemleyebiliyorsunuz.

Eğer filistinli olsaydınız ne yapardınız? 
Sizce hükümet nerede yanlış yapıyor?

Videolarında 2 farklı dil konuşuluyor: İbranice ve İngilizce. İbranice her yazının ingilizce çevirisi var bu nedenle rahatlıkla videoları anlayabiliyorsunuz. Maalesef ki henüz türkçe altyazılı videolara rastlamadım.



Kanal genelde haftada 1 yeni video yayınlıyor fakat zaten 3-5 videosunu izlerseniz diğerlerine bakmanıza gerek kalmıyor. Çünkü bir süre sonra toplumun özellikleri kendini tekrar etmeye başlıyor. Verilen cevaplar, konuşan insanlar, yaşantılar ve artık aşina olduğunuz ibranice.

Daha subjektif bir betimleme yaparsam:
Toplumun bağnazlığı, empati yoksunluğu, kini ve daha nice sayamadığım özellikleri.

Hayır hayır. Değişmelerini beklemiyorum. Ne de olsa halk aynı halk.
"Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez." (Ra'd 11 -ayetin bir kısmı-) 
Böyle dedim diye videoları önyargılı bir şekilde izlemeyiniz. Çünkü ben olabildikçe objektif bir şekilde izledim. İzlerken en çok şaşkın suratım askıda kaldı. Bu suratı uzun süre yapmak insanı yoruyor. Şaşırmaya bile alışıyorsunuz.
Benden bu kadar. Şimdi de siz söyleyin bakalım en çok neye şaşırdınız.

8 Aralık 2016 Perşembe

Karakarga Nedir? Nerede bulunur? (MM imza günü)

Murat Menteş ile tanışalı 2 seneyi geçti. Tanışalı dediysem de kalemiyle tanışalı. Kendisiyle yüzyüze tanışalı yalnızca 2 hafta oluyor.

Aslında yeni çıkan harry potter filmi gibi başlığa Murat menteş kimdir? Nerede bulunur yazacaktım fakat başlığı beğenmedim. Sonradan Karakarga yazmamın daha doğru olacağını fark ettim çünkü aslında MM için gittiğim imza gününde MM yerine karakarga'yla tanıştım.

Karakarga nedir? Kısa cevap: bir dergi.


Uzun cevap:

MM'in imza günü için 11 farklı salona girip çıkıyorum, fakat standı bulamıyorum.      
Adamın imza günü var fakat stand ortalıklarda yok! Kitaplarını çıkardığı iki yayın evine gidiyorum. İmza gününü sorduğum anda ciddi bir ses tonuyla cevap veriyorlar:

-O imza gününün bizimle alakası yok.

Artık vazgeçecekken İremle birlikte son defa asıl imza salonuna gitmeye karar veriyoruz. İndiğimiz gibi 50 metre sağımızda 200'e yakın ergen kız topluluğu çığlık atıyor.(wattpad okurları...)  Önümüze bakıyoruz tanınmamış bir yazar ilk okuyucularını tanıyor, duygulanıyorum. En sonunda sola dönüyoruz. Diğer imza standlarından farklı olarak imza masası uzun ve köşeli. Neredeyse 4 kenarlı küçük bir imza salonu. Oturan 30 kişi. Sırada bekleyen yaklaşık 45-50 kişi. Stand ismi ise:

KARAKARGA.

Tam bu sırada hafızam bana flaş yakıyor. Gözüm kamaşıyor. Birini görüyorum. Gözlüklü. Uzatılan kitabı alıyor. Ruhi Mücerret. İstemsizce dudak büküyorum. İmzalatmak için diğer kitaplar varken o mu seçilir ki.


Daha sonra da çıldırarak etrafa gülücükler atma seansım var ama yazının seviyesini indirmeyeyim diye burada duruyorum. Fangörllüğüm içimde kalsın.

Sıraya giriyoruz. Önde ben arkada İrem, olması gereken gibi. Arkamızda da sarışın orta yaşlı modern bir bayan. Sıra biraz uzun. Uzun olduğu kadar yavaş da ilerliyor. Merak ediyorum neden böyle. 1

Bu sırada küçük çaplı bir kayıp telefon krizi geçiriyorum. Çantamı yere atıyor diz çöküyorum. Yok diye bağırıyor iremi de telaşa sokuyorum. Bayan sesleniyor "Önce biraz sakin olun". Bunu o kadar nazik bir ses tonuyla söylüyor ki ister istemez sakinleşiyorum.  Tam bu sırada çantamın derinliklerinde elime artık sararmış kılım değiyor. Bu sefer 32 diş sırıtıyorum. Bayana teşekkür ediyorum ve fark ediyorum ki belki de geçirdiğim bu kriz sayesinde sevdiğim yazarla tanışma faslımda daha az heyecanlanacak düzgün cümleler kurabilecektim.

Azıcık ilerliyoruz. Bayan Standtaki diğer yazarlardan bahsediyor. Bu bir tür dergiymiş. Yeni çıkmış. Çok doyurucuymuş. Biz yanlış anlamışız bunlar yazar değil çizermiş. Hiçbirini tanımıyor muymuşuz?? Tabi ya yaşımız küçükmüş. Ama eminmiş eğer okursak beğeneceğimizden. Çünkü doyurucuymuş.

Gülümsüyoruz ve tam bu sırada dönemece geliyoruz. Görevli bayan açıklama yapıyor:

-Lütfen bedava posterlerimizden alın.

Bedava lafından sonrasını duymuyoruz. Biri şiir posteri, biri Kadıkölüler adlı bir karikatür posteri diğeri ise Pablo Escobar adlı bir karikatür posteri. İremle Kadıköylüeri gördüğümüz anda bakışıyoruz. İlk posteri seçmemiz zor olmuyor, alıyoruz. Ne de olsa 3 yıllık Kadıköylü sayılırdık.

Tam ilerleyecekken bayan bir tane daha almamızı söylüyor. Pablo'yu görüyorum. Tipi komik geliyor. Doları görünce aklıma 3. Oda arkadaşımız Aybilge geliyor. Hadi bunu alalım diyorum, alıyoruz. Ve macera başlıyor.

Aralarında en yaşlı olanı ilk posteri alıyor: Kadıköylüler.

Ne yazıyım diyor, ilk anda neyi sorduğunu anlamıyoruz. En sonunda biz üç kişiyiz diyoruz. Rana, İrem, Aybilge! O da öyle yazıyor. Sonra yandakine veriyor. Anlam veremiyoruz. Çevredekilerden anladığımız kadarıyla çizer olan bu kimselere mahçup olmamak için kelimelerimizi özenle seçiyoruz.

Sonra sıra diğerlerinden bariz çok farklı birine geliyor. Diğerlerinin aksine bize bakmıyor. Biraz uykulu biraz yorgun biraz da genel bir boş vermişlik ile FIRAT yazıyor. Gözlerim büyüyor. Beynim tanıyorsun bu adamı diyor ama MM'e yaklaşmış olduğum için bu düşünceleri bir süreliğine gerilere atıyorum ve o an geliyor.

Merhaba diyorum. Merhaba diyor. Adın? diyor, Rana diyorum. Kitapları alırken devam ediyor:

-Benim Rana diye bir şiirim var bilir misin?

Aaa bilmiyordum diyorum. Ne yani yalan mı söyleyeceğim. Birkaç soru soruyorum kısa ve öz cevaplar veriyor. Beklediğim gibi biri buluyorum. Teşekkür ediyorum ve kitaplarımı orada bırakıp imza standında ilerliyorum.

Evet bunu yapıyorum.

Birkaç dakika sonra önündeki kitapların kimin olduğunu soruyor. Bu sırada şimşekler çakıyor. BENİM!!!Vermem diyor, kendince espri yaparak. O an bu bile güzel geliyor. O gazla havama giriyorum. . Tanımadığımız bu çizerlerle esprileşiyoruz. Biri diyor "Kediköy" diğeri diyor "Kadirköy".

En çok eğlenen İrem oluyor. Birkaç sıra arkada dönen john snow muhabbettini can kulağıyla dinliyor, gözlerini posterimizdeki "winter is coming" yazısından ayırmadan. Önyargılı ben bu durumu yadırgıyorum.

Yaklaşık 30 kişiye ismimizi yazdırmak neden bu kadar önemli bilmiyoruz ama bir süre sonra hazır geldik tanımadığımız diğer çizerlerden de adlarımızı yazmalarını isteyelim diyoruz. Artık ad yazılınca ne oluyorsa.

Sonlara doğru tanıdık bir isimle daha karşılaşıyoruz. PER KER. Şahsen ben yalnızca kulaktan aşınayım. Ha bir de yazı stilinden. Onun dışında karikatür okumuşluğum yok (LİMON İLE ZEYTİN DIŞINDA ONA BAYILIRDIM!) . Bana fazla çirkin geliyor. Çizimler değil detaylar. Bazen de küfürler.

Yalnız hep Kadıköy posterinden bahsettik biraz da Pablo Escobar'dan bahsedelim. O gün Pablo'yu ilk defa tanıdım. Eskiden yalnızca şehir efsanesi olarak aşina olduğum bu adam, geçmişte uyuşturucu kaçakçılığıyla çok büyük paralar kazanmış fakat sonra bir gün yüklü bir miktar para ve küçük kızıyla polislerden kaçarken ölme tehlikesi yaşayan kızı için kazandığı(çaldığı) onca parayı yakmış. Aman ne acıklı bir hikaye.

Ama komik. Çünkü resim bana oda arkadaşımı hatırlatıyor. Aybilgeyi, takma adı Ahmeti.


Aybilge ile konuşmalarımızın yarısı hayat yarısı dolar yani paradır. Bir çizer de Aybilge için manidar bir not bırakıyor:

-Doların çok olsun!

Tam olarak doğru posteri seçtiğimizi işte o zaman anlıyorum. Kendimi tebrik ediyorum.

Gün bitiyor.

Kapanışı MM'in Rana adlı şiiriyle yapmak istiyorum:

hayat, rana'sız manasız.
nedeni medeni halsizlik.
tan yaklaşır manyaklaşırım
gelgelelim uzatmaz el matmazel.

haritada eksik ada meksika'da da,
amigoya eziyet meziyet midir?
fesli mesli nesli her andığında
kedine medine hurması yedir.

kim ne derse desin mersedes'inle
tüydün müydü, nil mil, sezar mezar vız gelir
düş yola, mola verme, son durak ruh alemi
yakalanıp radara, madara olma
varmak zor finale, morfin al e mi?

döndü yerküre merkür'e:
her şelale melale dökülmüyor
artı martılar komple havaya uçuruldu.
amma muamma birikti evrenin göbeğinde.


**Not: Karakarga'yı hiç okumadığım için dergi neyi savunur, neyi eleştirir ne kadar haklıdır bilemiyorum. Bu konuda bildiğim tek şey bir yazarlarının hapiste olduğu gerçeğidir bu da uzun bir süre daha bu dergiyi okumayacağım anlamına geliyor. Fakat bir gün ilgi duyarsam trump serisini almak isterdim çünkü baya baya iddialı bir kapak hazırlamışlar.

30 Kasım 2016 Çarşamba

Yazılarımın Spoiler'ı !

NE DEMEK ARALIĞA KALAN SON İKİ SAAT VE KASIMDA YAZILMIŞ bir YAZICIK ?????

Sen iyice bozdun cık cık cık.
.
.
.

Selamun Aleyküüm!

Bugün tam yazma havamdayım. O zaman neden son 2 saati bekledim, bunu soracaktınız değil mi? Aslında o hava vardı fakat sonra O2'si(oksijeni) bitti. Çünkü hepsini 17 yıllık hayatımın biyografisinde harcadım. . .
Depresyondayım.

Yalnız gerçek söylüyorum. Hayatı yaşarken harcadım tarzı genel klişe benzetmelerimden yapmadım.
Ödev vardı. Onu yaptım. Biyografi ödevi.

Aslında her şey güzel başlamıştı.
Ben demiştim. Doğdum demiştim. Ezerek doğdum demiştim. Kardeşimden daha kiloluyum demek istemiştim. Amaan neyse... En iyisi copy paste yapmak:
Yılın en sıcak aylarından birinde doğdu. Aslında alt katta yaşayan kardeşini ezdiğinden dolayı normalden bir ay erkendi doğumu. 8 ay 10 gün... Aynı rahim iki bebek. Biri Sarışın biri esmer...3. sınıf arkadaşlarına göre biri kısa diğeri uzun... Bakıcısına göre biri papatya diğeri karanfil... Göz doktoruna göre biri miyop diğeri hipermetrop... Hayatın kendisine göre biri Rana diğeri Büşra. 
Nasıl bu kadar sevgi pıtırcığı bir başlangıç yapmış olduğumu ben de bilmiyorum. Son yazılımız bugün olunca insana her şey daha hoş görünüyor. Ondandır ondan.

20 Kasım 2016 Pazar

Tüyap! #01

Saat 12'yi birazcık geçmişken varıyoruz.  3 hafta önce anlaştığımız şekilde ikimiz birlikteyiz fakat yanımızdaki figüranlar değişmiş. Ben başka bir ailenin üvey kızı olacakken oda arkadaşım üvey kız konumuna geçmiş. Doğrudan söylemek gerekirse 4 kişiyiz: Ben annem babam ve oda arkadaşım İrem.
Arabada çakallık yapıp boş zamanımda almak istediğim kitapları yayın evleri ile yazıyorum. Bu sırada İrem Tüyap'ın uygulamasından bahsediyor, internetime kıyıp appstore'u açıyorum. Bimcell kazık atmıyor. Uygulama hızlıca iniyor.

Zaten bu sırada almak istediklerim kitap listesi tamamlanıyor:
Liste 3 kitap türüne ayrılıyor:

1. Okunmak için alınacaklar
2. Okunduğu için alınacaklar
3. Okutmak için alınacaklar

1.si uzun bir araştırma gerektirmiyor çünkü nereye baksam okunacaklar listeme yeni bir kitap yazıyorum. Bu nedenle araştırmadan çok kitaplar için bir eleme gerekiyor. Kitapları mülakata alıyorum, çok azı başarılı olabiliyor.
Başarılı olanlar da alınmıyor. Bunların hepsi Amerikanın oyunları.

GÖREV: Başarısız.
(İstanbul Romanı, )

2.si için büyük bir çaba gerekiyor. Önceden sahip olmadığım bir kitabı edinmem, okumam ve beğenmem gerekiyor. Elhamdülillah beklediğimden çok daha etkileyici kitaplarla tanışıyorum. Fakat yüksek fiyat, stokta tükenmişlik durumlar yüzünden kitabın elime geçmesi engelleniyor. Ben de kitapların tükenmediği TÜYAP'tan alıyım diyorum, alıyorum.

GÖREV: Tamamlandı.
(Kitaplar: Steve Jobs'un hayatı, Maskeli Kedi ve Kekeme çocuklar korosu)

3.sü bir kitaba hitaben yazmış olduğum bir madde. O kitap yakın zamanda bitirdiğim "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" kitabı. Kitabı okuyan pek çok kişiyle aynı şeyi düşünüyorum: Bu kitap özellikle ülkeye faydalı olmak isteyen kişiler tarafından OKUNMASI GEREKEN bir kitap. Ben de okutmaya öncelikle babamdan başlatmaya karar veriyorum. Tüyaptaa yayınevini arıyorum, bulamıyorum.

GÖREV: Başarısız.

Başarısızlıklarıma rağmen Tüyap görevi tamamlandı!
Şimdi -yor'ları bırakalım. Asıl başarılara bakalım.

SEVDİĞİM 4 FARKLI YAZARLA GÖRÜŞTÜM!

30 Ekim 2016 Pazar

Hayat bir TV olsa, O da bende olmasa.

Şu zamana kadar dizilerdeki abartılara hep aynı tepkiyi verdim: "Gerçek hayatta olmaz böyle şey!" Haklıydım çünkü bazı pembe diziler o kadar ileri gidiyor, karakterleri soktukları kalıplardan bambaşka davranışlara itiyorlardı ki eleştirmeden edemiyordu insan.

Daha sonra hayat bana fake attı.

Nasıl mı? Diziler ve gerçek hayat benzerlik gösterdi. Bunun için dizilerin tüm olağandışılıktan sıyrılıp gerçekçiliğe dönmesini beklersiniz değil mi? Hayır öyle olmadı. Gerçek hayat, tüm acımasızlığını bir kenara atarak Romantizm akımına adımını attı, sonra azıcık gerilime el atacaktı ki çarpıldı ve, evet kısa bir süre sonra bağlantı kesildi.

Siz hiç bir ergenin sırf hoşlandığı kızın saçına dokunabilmek için kızın sırasına kadar önüne gelen herkesin saçını havaya kaldırıp indirdiğini gördünüz mü? Ben maalesef ki gördüm. Bunu o kadar hızlı yaptı ki kızın saçına dokunmaya sıra gelmesi çok uzun sürmedi. Zaten kızdan sonra da yapmayı bıraktı. ACABA NEDEN?!


Bu sefer de hayatı gerilim dizisi olunca seyredin:

Asla hiçbir durumu(yemek, program, buluşma vb)  beğenmeyen arkadaşlarımla bir akşam yemeğini daha yurdun soğuk ve kalabalık masalarından birinde yemek yiyorduk. Arkadaşım bu sefer "Yemelerin ne kadar kötü olduğu" konulu konuşmasında fazla ileri gitmiş, tüm yeme isteğimi götürmüştü. Doyduğum kadar yedim, sevmediğim biberleri bir köşede topladım ve tepsimi çöpe dökmeye gittim.

Kısacık yolda aklımın kenarından bile, rotasyon sebebiyle okuldan ayrılmış fizik hocamın beni durdurup biberlerimi yiyeceği, geçmezdi. Fakat oldu. Yapacak bir şey yok. Travmalar atlatılmak için vardır.

Yeniden kanalımızı pembe diziye çevirelim. Sırf işsizlikten izleyen seyirciler yüzünden hala finalini verememiş pembe dizilere...

Hoşlandığı kızın sırasına kocaman bir çöp adam çizdi. Kız çizmesine itiraz etti, dinlemedi. Bu çizimin silinmemesi gerektiğinden bahsetmeye başladı. Fakat tam bu sırada kız karalamanın ayaklarından silmeye başlayınca "N'APIYORSUN SİLMEMELİYDİN!" dedi. Kız ise karalamalardan hoşlanmadığını ama çok isterse kenara küçük bir tane çizebileceğini belirtti. Çizildi çizilmesine ama çizim muhtemelen bir gün bile orda durmadı, silindi.

Kanalı çevirmek lazım değil mi? Buraların cıvkı çıktı.
Haberler var mı haberler? (Tüm babaların ortak sorusu)

Haberler  bizim okulda gündüzlülerin işidir. Yurtluların gündemle pek alakası olmaz. Malum ne internetimiz var ne de rahat rahat izleyebileceğimiz bir televizyonumuz! Gerçi yurtta güzel model bir TV var fakat -zannediyorum ki- izlemeyelim diye koridordan geçen herkesin "NE İZLİYOR BU SALAK?" diyerek bakıp yüzünü çevirdiği camdan bir odada bulunuyor.
Ha bir de haberler etüt saatinin başladığı vakte denk geliyor.

Bazen -çok nadir- yemek saatini kaçırıp da kantine uğradığım vakit Gazete okumalarına rast gelebiliyorum fakat dediğim gibi çok nadir.

Bu nedenle gündem yerine geçmişe veriyorum kendimi. Yani dershane çıkışlarında eve dönüş yolunda edilen sohbetlere. İRA adlı Osmanlı- İngiltere kazığını öğreniyorum ardından da Sultanbeyli'nin geçmişini, durumunu, yaşantısını.

Bunları izlerken bendeki durum nasıldır tahmin edersiniz sanıyorum. DELİRİYORDUM! Bu iş böyle olmamalıydı. Hayat gerçeklikte kalmalı, absürtlük ise dizilerde can bulmalıydı. Çünkü gerçek hayattaki absürtlük pembe renginden daha çok çekilmiyor.

Sıkılıyorum. Televizyonu kapamak istiyorum ama elim gitmiyor. Daha izlenecek, görülecek ve öğrenilecek çok şey var. Tabi ki bildiğimiz TV'de değil, TV'deki insanlarda. İncelenmeyi bekleyen mücevherlerde.

Sanırım yazmayı özlemişim. Sayanora.

Güncelleme: Yeni bitirdiğim Tarık Tufan romanından aldığım bir alıntı:

"Bunlar romanlarda olur; yazar oturur hayal gücünü zorlar, oradan alır buradan getirir, ne yapar eder bu alakasız 5 kişiyi bir araya getirir. Romanlarda olur fakat saçma olduğunu düşünürüz. Oysa gerçek hayat romanlardan daha kurgusal. Gerçeğini anlatsan insanlar sana güler."

Şanzelize Düğün Salonu / sf:107

29 Ekim 2016 Cumartesi

Google'ın bana yamadığı aramalar #1

Google amca ünlü blogger'ların tümünde yeni bloggerları imrendirecek bir sihir yapıyor. Sihre kavuşan bloggerlar da "Google'ın bana yönlendirdiği kelimeler #9866633" şeklinde yazılar yazıyor. En azından ben uzun bir süre böyle olduğunu düşündüm.

Her ay yayınlanan bu yazılar genelde komik kelimelerle dolu olup blog yazarı tarafından özenle seçilip yorumlanıyor. İnsanlar da merak ediyor bu sihir nerden geliyor? Haliyle de bu tarz yazıların altındaki milyonlarca yorum aynı soruyu soruyor:

Bu kelimelerden biz nasıl bulabiliriz?

Kimse de anlatmıyor ki bu anahtar kelimeler sihir değil. Dedikleri tek şey zamanla oluştuğu.
Peki oluşuyor da, ne işe yarar? Kimseden ses yok.
İnsan, biraz daha araştırma yapınca boşuna ümitlenmemesi gerektiğini anlıyor.
Zamanı akışına bırakıyor. Zaten istese de istemese de zaman akışında ilerliyor.
Böylelikle bir yılı geride bıraktım.

Sonra bir gün şu ekranla karşılaştım.



Ben de sanıyorum zamanla blogger'ın verdiği bir hediye. 
Meğer sizlerin blogumu bulma yöntemleriymiş.

Yani şöyle, hani benim eşsiz çoraplarımla ilgili bir yazım var ya. İşte o yazıyı bulan bir arkadaş:

"  UCAKTA UNUTULAN CORAP  "
şeklinde bir aramayla beni bulmuş.

(Size bir sır vereyim: bu aramayı görünce google'ın arama motoruna yazıp 
uzun bir araştırma yaptım fakat hiçbir yerde bloguma rastlayamadım. 
Arayıp da bulan arkadaşı tebrik ediyorum, buradan sevgiler!

Yani sistem böyle işliyormuş. Hoj bir şey bence. İnsanı mutlu ediyor. Fakat belirtmeliyim ki bu uygulama genelde ünlüleri mutlu ederken yeni bloggerları mutsuz etmekle meşgul. Blogger'ın acımasız yönü sjkjfrfjnf

Yukarıdaki tweetim 8 Ağustosa ait. Dolayısıyla bu ay bana başka anahtar kelimelerin gönderilmiş olması lazımdı. Google da göndermiş sağolsun unutmamış, yenileri göndermiş. Fakat arkadaşlar hayal ettiğiniz gibi kelimeler yok. İnsanlar medeni bir biçimde dizi konusu arayıp bulmuşlar beni. Yani boşuna heveslenmeyin.

Bu arkadaşlara da burdan teşekkürlerimi ve sevgilerimi yolluyorum :)




Son olarak bir yönlendirme var ki adını hiç duymadığım bir şeyle ilgili. Google amcaya sordum o da pek anlamadı bence:



Ne olduğunu bilen varsa yorumlara yazsın öğrenelim bari :)


Vee son olarak en özgün yönlendirmemi açıklıyorum!


Blogumu seviyom ben ya!

(Yazı aylar önce yazılmış ama uzun bir süre düzenlenmeyi beklemiştir!)

27 Ekim 2016 Perşembe

Bosna'dan İstanbul'a Mektup

Bir mektup yazdım anneme, geç yazılmış ve asıl alıcısının annem olmadığı. Dil anlatımda bilmem kaçıncı defa işlediğimiz mektup konusu bir defa daha ödev olarak karşıma çıktı. Ama bu sefer ıkına sıkıla yazmadım; eğlendim, anımsadım, gülümsedim. Biliyor musun okuyucum, yazma ödevlerine tepkili bu insan eğlenerek bir yazı ödevi yapıyorsa bunun yegane sebebi sevgili blogudur.


Uzun lafın kısası Bosna'dan bir mektubum var okursan:

 Sevgili Anneciğim,

Nasılsın, İstanbul’da havalar nasıl? Yaz ayındayız, İstanbul’da güneşten başka ne olabilir ki! Taş çatlasa çiseleyen bir yağmurdur derdiniz.
Düne kadar burada da öyleydi. Sonra birdenbire kavurucu sıcak, yerini serin bir esintiye ve sırılsıklam eden bir yağmura bıraktı. Yağmurluğumu alacağımı belirterek  şemsiye teklifini geri çevirdiğime şimdi çok pişmanım.
Kızma anne. Ben sana dememiş miydim oralarda tek başıma olunca kendime bakacağım diye! Yağmurun geleceğini  fark edince üniversitenin kantininden olduka pahalıya bir şemsiye aldım. Umarım pahalı olması dayanıklı olmasından kaynaklıdır, aksi halde motif olarak basılmış üniversite amblemine o kadar KM(Bosna para birimi) vermiş olmama inan çok üzülürüm. KM demişken komik bir anım geldi aklıma:
Daha kimsecikler yokken yurdu ve okulu incelemek için epey bir vaktim oldu.  Bir ara akşam yemeğine inerken duyuru panosunda “İftar menüsü yalnızca 9 km’ye" şeklinde bir yazı gördüm. Hayret ettim. Bu insanlar ramazan zamanı oruç açmak için 9 kilometre yürümeye yalnızca diyor, bir de bunu tavsiye ediyorlardı. Uzun bir süre duyuruyu her görüşümde hayret ettim. Bosna’yı tanıdıkça gizemi çözmem uzun sürmedi. Aslında burada yazan km, kilometre anlamında değil, Bosna’nın para birimi olan km anlamında kullanılmış! Böylelikle her şey netleşti. 18 TL’ye bir iftar menüsü kesinlikle 9 kilometre yürümekten daha mantıklı ve rahatlatıcı.
Zaten o günden sonra çok geçmeden  kalabalık bir insan kafilesi yurda geldi. Herkesten önce gelmiş olduğum için gelenlere yolu ben gösteriyor, herhangi bir ihtiyaçları olduğunda yardımlarına koşuyordum. O günden sonra bir süre yurt görevlisi olarak anıldım, halbuki ben de geleli 2 gün oluyordu!

İlk oda arkadaşlarım çok tatlı ablalardı. İlk diyorum çünkü üç dört gün sonra oda değiştirmek zorunda kaldım. Nedeni ne ben ne de oda arkadaşlarımdı. Nedeni yıllardı. Ablalar 94’lü bense 00’lıyım. Aramızda resmen bir nesil, yüzyıl farkı vardı. Bu yaş farkı nedeniyle ablalarla olan ilk konuşmamada çekindim, nasıl konuşmam gerektiği konusunda şüpheye düştüm.

“Fakat Elhamdülillah korktuğum gibi olmadı. Aksine çevrem genişledi ve o yaş grubundaki insanlarla nasıl konuşmam gerektiğini tecrübe ettim. Bu ablalarla bir arada kalırken onların Konya’dan İstanbul’a ilk defa Bosna uçağına binmek için geldiklerini öğrendim. Bu duruma o kadar şaşırdım ki ablaları daha yakından incelemeye başladım. Çünkü benim aksime onlar tam olarak bir Anadolu çocuğu, kızı ve vatandaşıydılar.

Devamında neler olduğunu tahmin etmen zor olmaz sanırım. Haftanın ilk günü erkenden ellişer dakikalık derslere başladık. İki hoca ikişer ders veriyor, konularda hızlıca ilerliyoruz. Bu arada müjdemi isterim, yerleşebileceğim en yüksek sınıfa yerleşmişim. Bu durum beni mutlu etmekten çok cesaretlendirdi. Sanırım insan en çok başardığında motive oluyor.

Hocalarımın ikiside bildiğimiz boşnaklara benzemiyor. Aslında kimseye benzemiyorlar. Kendilerine özgüler diyebilirim. Mesela sen hiç tek gözü mavi tek gözü kahverengi bir insana rasladın mı? Ben onunla tanıştım, güldüm, eğlendim!  

Aslında gezdiğim yerlerden de bahsetmek isterdim ama bence bugünlük bu kadarı yeterli. Hem onları da anlatsaydım çektiğim onca fotoğrafın bir değeri kalmazdı. En iyisi haftaya eve geldiğimde size güzel bir sunum yapmam olacak sanırım. Evdekilere selam söylüyor yanaklarından öpüyorum. Allah’a emanet olun!

6 Ekim 2016 Perşembe

Bengüsu Özcan'la tanıştım! / Maskeli Kedi.

Eğer telefonumda samsunglardaki gibi çekilen fotoğrafın tarihi yazsaydı, her şeyin başladığı o günü tam tarih olarak verebilirdim. Fakat kabaca belirtmek gerekirse okulların açılmasına yakın bir pazar günüydü, Via Port gezmesindeydim. Yanımda kimsecikler yoktu ve sırf can sıkıntısından Kipa'da ucuzlayan kitaplara bakıyordum. (Son ucuza kitap alışverişimde aldığım "Efsane" kitabından memnun kalmıştım.)

Bu sırada alt rafta bir kitap gözüme takıldı. İlk bakışta bayrağı andıran kapağı ilgi çekiciydi.
Okudukça manalaşan bir kapak olduğunu daha sonraları anlayacaktım...


Kapak ilgimi çekmişti fakat "Kitabı kapağına göre yargılamamlıydım. Arka yazısını okudum. 
BA YIL DIM. Bir insanı 1-2 dakikada etkileyebilmek ve/veya güldürebilmek yetenek olsa gerek.

18 Eylül 2016 Pazar

Blog korkularım #4 ~Rin'e özel çince yorum

Merhabaa!

Blog korkularıma malzemeler peşimi bırakmıyor, adeta "yaz beni yaz!" diyor. Ben de onları kıramıyorum, geçiyorum bilgisayarın başına.
Yalnız bu seferki cidden özellikle beni buldu bence. Nasıl lanetlendim ben de bilmiyorum.

Genelde blogda olan biteni(yeni yazıları, gelen yorumları) blogger anasayfasından öğrenirim.
Buradan öğrenmek hem daha zevkli oluyor hem de sıkıldığımda yapacak bir işim oluyor. Safariye gir, blogger'a tıkla, yorum gelmiş mi diye kontrol et, sayfadan çık.

Fakat BAZEN, çok nadir önce maillerimi kontrol etmeye karar veriyor ve maillerimin gelen kutusunu güncelliyorum. (Yorumların her biri mail olarak da geliyor)

Bu sefer de böyle oldu: Gelen kutusunu Güncelledim.

Birkaç gereksiz mailin yanına ek olarak yorum maili gelmişti. Sevindim .

Gelen yorum Rin'dendi. Yorum yapan kişi Rin ise orada durmak gerekirdi. Yorumu muhtemelen kısa olmalıydı, ama o da ne!!!!!!!??????

Yorum:

(Mesaj daha devam ediyordu ama ekran yetmedi yoksa bi bu kadar aşağı iniyordu. )
ANLAM VEREMEDİM. 

17 Eylül 2016 Cumartesi

Yaz hayallerimi rafa kaldırdım...

Geçenlerde 30 yaşına giren birinin kısacık bir yazısını okuyarak yaşının umutla umutsuzluk arasındaki o ince çizgiden nasıl da güzel sıyrıldığını gözlemledim.

Yazı, bana 30 yaşından sonra genç olmanın değil, genç ruhlu olmanın gerekli olduğunu, gençliğin tecrübelerinin bu yaşa kadar tamamlanması gerektiğini hatırlattı, bir nevi bu konuda uyardı. Korktum, ya olmak istediğim kimse olamazsam..?

Ne olmak istiyorum ki ben? Kim olmak istiyorum daha doğrusu? Kendim olmamın ne sorunu var? İnsanın kendisi olması şu dünyaya yetmiyor mu?

İşte burada şu dünya giriyor devreye. ŞU DÜNYA. Yalnızca şu dünya. Peki ya öteki?

Belki de asıl orada kendim olmalı, burada olmak istediğim ve olmam gereken olmalıydım.

Fakat maalesef ki bazen abartabiliyorum.

Kendimi bir anda Ahiretim ayağına Dünya'ya kazık çakarken buluyorum.

Her türlü güzelliği burada hayal ediyorum.
Bunlar da genelde gerçekleşmesi güç ama imkansız olmayan şeyler oluyor.
İmkan varsa umut da vardır.
Peki tüm imkanlar bir arada var mıdır?

Yani Endonezya'da okuyabilirim, biliyorum çok çalışırsam dilimi geliştir, ilgi duyduğum dili öğrenirsem gidebilirim.

Aynı şekilde Boğaziçi'de de okuyabilirim. Eğer son iki sene aşşırıı fazla çalışır, sınav esnasında kendimi kontrol edebilirsem Allah'ın izniyle o da olur.

Peki hem Boğaziçi'de hem Endonezya'da okuyabilir miyim?

Şimdi de şeytan fıslıyor, tabii ki okuyabilirsin birinde sabahçı birinde öğlenci, dankek 8kek.

Fakat hayat böyle değildir, karşına milyonlarca kapı çıkar. Hepsi birden açmak istediğin kapı değildir. Aynı yere de çıkmaz.

İşte benim hayallerim de böyle birbirinden alakasız şeyler oluyor.

Her birini aynı anda düşünüyorum, Bu tıpkı aynı anda dünyayı 2 kez turlamak, 3-5 dil birden konuşur hale gelmek, pek çok alanda dünyaca ünlü bir insanı olmak oluyor.

Fotoğrafa bayıldım.

12 Eylül 2016 Pazartesi

Hayırlı Bayramlaaar!

Bayramınız mübarek olsuuun! İlk defa blogger time line'ına böyle bir mesaj yazıyorum, Allah nice bayramlarda beraber mutlu olabilmeyi nasip etsin! Sevdiklerinizle beraber ciğer kokulu, kanlı dalaklı, karizmatik kalpli, 2 böbrekli bir sofra versin. Allah Gelen 283747 aramaya da gülücüklerle cevap vermenizi sağlayacak sabır versin, Harçlıklarınıza bereket gelsin, Amin!

(Bu yazı sonradan kendi kendini imha edecektir fakat geride bıraktığı gülücükler inşallah bayram boyunca ve sonrasında ciğer kokularıyla peşinizden gelecektir🐑🍗🍖🍗🍖🍗🐑)

Kardeşinin borçlarını bayram harçlığına el koyarak alan Tefeci Rana bildirdi.

9 Eylül 2016 Cuma

Biten dizilerin devamı: Yaşayan diziler.

Mutlu son uzatılırsa bayarmış. Başrolleri 32 diş sırıtırken görmek kalbe sağlık fakat beyne de sıkıntı verirmiş. 
Son zamanlarda bu gerçeği öğrendim. Okuduğum 3 romanda da kitabın yarısında başroller 3'leme (evli-mutlu- neredeyse çocuklu) hale büründüler. Durum belli olunca kitapları zirvede bıraktım. 

Belki de kitabın devamını getirecek yazara güvenim yoktur.
Belki de mutlu bir "son" görmek alışkanlık olmuştur, lakin bu bir son değildi neredeyse başlangıçtı. Belki de dizilerin sunduğu mutlu sonun devamını görmeye cesaretim yoktu, çünkü o hayatın bizdekinden farkı yoktu.

Gece gece düşündüm, neden mutlu sonların devamında gerçekleşen olaylara dayanamıyor, konuya tutunamıyordum? Bu benden mi kaynaklanıyordu? Muhtemelen hayır.
Yazarların acemiliği sanırsam. Fakat bu cevap yetmedi.

Düşündüm, Peki daha baştan kavuşan aşıkları anlatan bir dizi var mıdır?

Yani demem o ki, Kavuşamayan aşıkları kavuşturmak yerine aşık olup evlenmiş çiftlerin gündelik hayatları anlatılsa nasıl olurdu?

Ben nasıl olurdu biliyorum.
Çünkü bu konuda bir dizi izledim.
Aslında izliyorum, hala.
Ve aslında amacım burada bu diziyi tanıtmak.

Biliyor muydunuz? Aşkların sonlanıp sevgiye yol verdiği bir devir de bir diziye çok güzel konu olabilirmiş.

Aldatmaya, ilk aşka, gençliğe yer olmayan bir dünya, dizinizin dünyası olabilirmiş.

Neşe dolu çocukların, sadık çiftlerin, içli dışlı komşuluğun olduğu bir kadro dizinin tüm karakterlerini oluşturabilirmiş.

Bu saydıklarımın hepsi gündelik olayların konu olduğu Günlük dizimde.
Hayatta yaşayan, yaşanan dizilerden sizlere bir dizi önerim var:

Working mom parenting Dad!

6 Eylül 2016 Salı

Seviyor sevmiyor...seviyor. {Fangörllük mod:on}


Konuya girmekte her zaman zorlanmışımdır. Fakat bugün daha bir zorlu benim için. Çünkü ilk defa bodoslama değil de dolambaçlı bir giriş yaptım ve bu girişimi saklamadan size sundum. Şimdi de bir youtuber edasıyla: 
"I hope you enjoy" diyecek, ardından kendime bir" kuulluk yakışmıyor kroluğa geri dön" çağrısında bulunup Meryemcan edasıyla: 
"Umarım beğenirsiniiiz!" diyeceğim. Dedim bile. Allah Affetsin.

Öyleyse başlıyorum hem de Ya ve da ekiyle.

Ya ben siwon'u da sevdim, hala severim.


Hatta yıllar geçmesine rağmen bir elf*'le karşılaştığımda Siwon'un rollerinden girer Donghea'den çıkarım. (BU OLAY GEÇEN GÜN YAŞANDI)
Siwon'dan sevgimi esirgemem fakat belirtmeliyim ki:

Ben şu Shin Hyuk**'u, Tunayı sevdiğim kadar sevememiştim yaaa
Tıpkı She was pretty'i Seviyor Sevmiyor kadar sevemediğim gibi!

Belki de yalnış zaman ve mekanda tanışmıştık SWP'yle. Asıl Orjinali o olmasına rağmen bir şeyler engellemişti beni. Belki önyargılarım, belki internetim belki de çirkin ördek yavrusuna verilen onca hakkı kıskanmam dolayısıylaydı her şey.

(Hwang Jung Eum'dan hiç haz etmem. Mümkünse bir yerlerde tek başına yaşasın ekranlara dönmesin.) (Siz de mümkünse şu yazımı okuyarak SWPdeki HJE hakkındaki görüşlerimi okuyun. Ya da okumayın siz bilirsiniz :)

Fakat, türkleri severim. Başka yazılarımda da belirttiğim gibi son zamanlarda ülkemi daha farklı severim. Resmen daha bağımlığımlı, daha bir önyargısız ve en önemlisi de daha çok türk dizili hayat yaşıyorum.
Ya da kısaca "SEVİYOR SEVMİYOR'LU"

Bir Ramazan akşamı iftar açarken bilgisayardan diziyi de açmış, ablamın"Bu ne ya kore versyonundaki sahnelerin tıpatıp aynısı" deyip burun kıvırmalarına rağmen oturup izlemiştim.

Daha ilk bölümden o kadar da çok sevememiştim diziyi. Yani bizimki ilk görüşte aşk değildi. Zaten çakma olduğu için olamazdı da. Fakat yılmadan her hafta yeni bölümü canlı canlı veyahut da sonradan youtubedan izliyordum.


Aşırı bir fanı değildim. Maalesef ne zaman diziyi beğensem başrol erkek beni geriyor, ikinci karakter kızın ise rol yapışında bir kusur arıyordum. Tabii ikinci karakter erkeğe laf yok.


Sonra Dananın kuyruğunun koptu.

Kuyruğun kopması da kolay olmadı.

Yeni (5.)bölümün gelmesi için 1 ay bekledik, tam 1 AY.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

100 years of beauty: TURKEY

Merhaba!

Bugün Youtube'da sürekli karşıma çıkan bir video serisinden bahsetmek istiyorum:

Hundred years of Beauty videolarından.

Adından da anlaşılacağı üzere bu videolar 100 yılda değişen güzelliği, değişen saç sitillerini, değişen her türlü tarzı güzel bir video ile size sunuyor. Hem de yalnızca 1-2 dakikada.

Son dönemde gerek Kore ve Japonya'dan sonra Endonezya'ya Malezya'ya Azerbaycan'a Hindistan'a olan merakım iyice arttı. Konuştukları dilden takındıkları tavra kadar her türlü davranışlarıyla ilgimi çekiyorlar. Haliyle bu tarz videoları izlemeden duramazdım.

Sanırsam önce Kore ile karşılaştım:


1910'dan itibaren tüm dünyayı kaplayan Amerikan'laşmaya en güzel örnek ülkelerden birisidir Kore. 1940'ta kuzey ve Güney olarak ayrılmalarından sonraki aradaki farklar da bunu gösteriyor.

Ardından benzer bir ülke olan Japonya'yla devam ettim. 


Video'nun açılma resmi bildiğiniz ullzang ya da her türlü makyajla kendilerini oyuncak bebeklere benzetmeye çalışan kesim olsa da Japonlar uzun bir süre insanlıklarını korumuş, Kore kadar güzelleşememiş olsalar da tarz yapmışlar, dizilerdeki tarzlardan...
Bu arada 2010'un insan versyonu bizim kuaförün herkese kestiği saç. Yani üzgünüm ama ben orada bir tarz göremiyorum. 

21 Ağustos 2016 Pazar

Kore bileti kaçtı, NAK'a bilet şansı !

Bundan 8-9 ay önce babam müjdeli bir haber verdi. İnşaallah tezini yazarsa KORE'ye gidiyormuşuz.
Çok sevindim.
Sırf bu gezi için korece alfabe tekrarı yaptım.
Sırf bu gezi için zibilyon kore gezi vlogu izledim.
Myeoundong'dan neler alacağımı not ettim.
(Hatta listenin başında aktör çorapları vardı LOL.)
Blogumun ilk yazılarından hipenpal arkadaşımın önerilerine gidecektim.
Namson Tower'da ikizime olan sevgime kilit vuracak,
Seokjong'un ihtişamlı sarayının hijabi kraliçesi olacaktım.
Helal foods başlığı altında itaewon'a gidecektim.
Merkez camii'ni görecektim.
Sırf bu geziden önce deneme olsun diye Bosna'ya gitmiştim.
Vlog çekip ünlü olacaktım sdjdfjhjr

Olmayınca olmuyor be ya.

Nasip değilmiş.

Vatan çok daha kıymetli.

Belki başka zamana inşallah.

Acaba ikizimin dediği gibi inşallah demeyi unuttuğum için mi oldu tüm bunlar.

KESTİK! Bu kadar acıtasyon yeter.

Nisan ayında alınan biletlerimiz darbe gecesi ile birlikte yandı.
Aslında yanan biletler değildi. Çünkü 20 Ağustos gidiş tarihimizdi. Yani dün.
Devletin uçuş iptali de yoktu.

Fakat babamın vardı.

Darbenin hemen ertesi günü babam kesin kararını verdi. Gitmiyorduk. Türkiye bu haldeyken gidemezdik. Bize ihtiyaç vardı(bana var mıydı bilmiyorum). Kore'ye halamı da alıp kaçmayı düşündüm. Babamın keskin kararı kaçıp gitmeme izin vermedi. THY uçak biletlerimizi geri almasaydı kaçıp gidecektim fakat aldı. Zaten bundan hemen önce fikrimi dğştirdim. Güzel ülke Bosna sayesinde. Elhamdülillah Bosna gezim zihnimde hala taptaze ve bana güç veriyor. Sonra düşündüm: Bir senede iki ülke fazla lüks olacaktı. Artık başka zamana kısmet inşallah.

KESTİK! Düşüncelerim birkaç gün önceye kadar böyleydi. Sonra bir haber geldi.

İki gün önce akşam ablam aşağı kattan bana seslendi:

"Rana! Nouman Ali Khan TÜRKİYE'ye geliyor İnşallah!"

16 Ağustos 2016 Salı

Arwwwww yorumları {Fangörllük mod:on}-İng bedava kitap önerisi-

Arww kelimesi genelde hoşumuza giden romantik bir durum olduğunda verdiğimiz bir tepkidir. Bu kelimeyi söylerken gözlerimizden kalpler fışkırır ve karakterlere aşık oluruz. Ya da zaten bu karakterlere aşık olmuş olduğumuzu fark ederiz.


Bir ingilizce kitabı daha doğrusu ingilizce bir wattpad kitabını okurken bu kelimenin aynı zamanda fangörllerin sanatlarını ifade etme biçimleri olduğunu öğrendim. Özellikle de bu kelimenin koro halinde söylendiğini hiç bilmiyordum sjskslsk (aşağıda açıklayacağım)


Ne mi demeye çalışıyorum?

Şunlara bir göz atın derim, istatistikler oldukça ilginç.

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Youtube gezintilerim #3 {Tiny toons'un gerçekleri}

Merhaba!! Bugün sizlere yıllar önce, ben daha ingilizce bilmiyor hatta muhtemelen okumayı bile sökmemişken annemin izlediğim çizgifilmde keşfettiği önemli bir gerçeği anlatacağım. Ama öncelikle şu soruyu sormalıyım:

Tiny Toons'u bilir misiniz?
Yani bunu:


Yine mi hatırlamadınız, bir de açılış videosunu izleyin:


 


Şimdiden itibaren hatırlamadıysanız da sorun değil. Zaten açılışı izleyerek bu çizgifilmi tanımış oldunuz. Başrolünde 2 tavşanın bulunduğu bir çocuk çizgifilmi. En azından öyle duruyor.
Çocukluğumda herkes gibi ben de çok çizgifilm izledim. Hatta aynı çizgifilmi tekrar tekrar izledim. Bizim evde bir klişe vardı. Misafirle oynanır, sıkılınca şu soru sorulur:
Spirit'i izledin mi?
Eğer sorunun yanıtı beklenildiği gibi hayır ise seçilen çizgifilm zibilyonuncu kez tekrardan izlenir. Bu sırada da baya eğlenilirdi.
Aynı şey televizyon çizgifilmleri için de geçerliydi. Ablamın izin vermediği bazı çizgifilmler dışındakileri izler, izlmiş olduğum bölüm olsa bile izlerdim. Daha doğrusu izlerdik. İnsanın ikizi olunca ayrı yaptığı işler sayısı pek az oluyor...

Herneyse CD'lerin moda olduğu yıllarda babam Tiny toons adventure adlı bir çizgifilm CD'si almıştı. Tıpkı en sevdiğimiz çizgifilm olan Spirit gibi bu CD'yi de çok çabuk benimsemiş tekrar tekrar izlemeye başlamıştık.

Şarkıları da baya güzeldi. Resmen amerikan bir şarkıya bu karakterlerle parody şeklinde klip yapılmış gibi.
Mesela en çok hatırladıklarımdan birini şuraya koyayım. 


Klipte Erkek tavşan kız tavşanın etrafında dolanıp korkutucu şekillere gire gire beni seviyor musun der. Bu klibi izledikçe geçmişi hatırlarım. Nostaljidir benim için.
Artık asıl konuya gelme vakti:

Bu CD'yi izlemeyi şu video ile bıraktık. Bakalım izledikten sonra neden bıraktığımızı bulabilecek misiniz?

Bulabildiniz mi? 

İstanbul'u konu alan bu bölümde fark ettiyseniz akılda kalan nakarat bir cümle var:

"İstanbul is not konstantinapolice"

7 Ağustos 2016 Pazar

Blog Korkularım #3 ~Başörtü hikayem

Merhaba!
Kendimi blogu kurduğum ilk zamanlarda gibi hissediyorum. Kimse yok... Tek başına ne kadar saçmalayabilirsen saçmalıyorsun... Yaz...vb.
Tek farkı o zamanlar her bir ziyaretçi o gün mutlu olmama yetiyor, giderek artan yorum sayılarıyla şenleniyordum.
Şimdi o bile yok. Takipçi kaybediyorum onun yerine.
Noldu ya? Ben mi boşladım? Yoksa siz mi tatildesiniz?


Çünkü geçen yıl bu ay o kadar çok kişi vardı ki blogger'da! Bu sene herkes bir mayışmış... Gerçi bu sene ile geçen sene o kadar farklı ki! Demek ki devlet karıştı (şükür toparlanıyor), halk toparlanamadı. Sonuçla 40 yıllık kazık kolay yenmiyor.

Yalnız bu mıyışma dediğim şey şu yazımdaki gibi mi?

Şu ana kadar yazdıklarım başlığa sahip olmasalar da aynı şekilde bu yazının formatında olmasalar da ilk blog korkum maddesiydi.

Diğerlerinin aksine çözülemeyecek şeyler değiller. Biliyorsunuz geyiğe her zaman varım ister blogtan ister başka Sns hesaplarından. Çekinmeyin!! Takipçilere olan sevgi duygusunu azıcık unuttum böylelikle özlem gideririz.

2. Blogger insan mı? Hata yapar mı?

Yaparmış shjhdsjhd
Niye düzeltmiyorlar ya kimse mi görmedi oradaki "izleenecek bloglar" yazısını

Blogger o kadar mı boş?

Normal hayatta olsa karşımdakinin giydiği şeyin rengini arkama döndüğümde sorsalar hatırlayamam. Blogta işler değişiyor demek ki. 
Düzelmiyor, Korkuyorum.

(Bu da formata uygunluk için yazılmış bir maddedir. Tabii ki "izleenecek" kelimesi beni korkutmuyor. Daha çok eğlendiriyor diyebiliriz.)

Ve asıl maddeye gelebiliriz. Blog ziyaretçilerimin azlığından yararlanılmış bir fırsat.

3. Önyargıları kıramamak


Ben ailemin en özgüvenli çocuğuyum. Yani bizim ailemize bakışta genel kanı bu şekilde. Fakat bir çok kişi böyle düşünmesine rağmen asında ben sadece kızkardeşlerimde gördüğüm problemi yapmıyor, bu davranışta pot kırmamaya çalışıyorum. Yani özgüven konusunda oyuncunun tekiyim. Ama ne demişler, kimi taklit edersen ona dönüşürsün. Ben de özgüvenli insanları taklit ediyorum ve sanırım bu konuda bir hayli yol aldım. En azından öyle düşünüyordum.


Geçen gün son yayınladığım yazıyı yazarken ve yazmadan önce ne kadar zorlandım bilemezsiniz. Çünkü blogumda daha dini kimliğimi belirtmemiştim. Dolayısıyla nasıl bir tepki alacağımı hiç bilmiyordum. İçimden bir ses daha erken olduğunu söylüyor, diğeri ise beni dininden utanmakla suçluyordu. Yine de sevdiğim islami kitapları yazmaki yayınlamak suç değil. Yazdım ve yayınladım.

38 kişi okudu. En azından blogger öyle söylüyor. Yorum yok. Fakat bu sonuçların nedeni yazdığım yazının konusu değil de yukarıda belirttiğim mayışma sanırsam. Yani mutsuz değilim.


Endişeliyim.


Neden böyleyim? Aslında kendime neyin var şeklinde kızmayı 7. sınıfta bıraktım. Çünkü ben kendimi bilmiyorsam kim bilecekti. Kendimi kandırmanın bi işlevi yoktu. Şimdi, kendimi kandırdığım en büyük sırrımı bu kadar az kişinin okumasından güç alarak buraya yazıyorum.


Önyargılarımın beni 1 yıl gereksizce strese soktuğu anımı yazacağım.

5 Ağustos 2016 Cuma

Acemi Kitap dünyası ❲Öneriler #1❳

Bugün önyargı zincirimi kırarak bilgisayarımın başına geçtim. Sevdiğim bu acemi kitapları sizlerle tanıştırmak için tüm parmaklarımı seferber ettim. Gözlerim beni neredeyse uykuyla geride bırakacaktı. Yılmadım.
Kısacası gece gece tipimin dal po'dan aşağı kalır bir yanı yok sjskjs

Acemi kitap dünyasından önerilerle sizlerleyim. O zaman başlayalım.

Kitap Beyza adında 17 yaşında başörtülü bir kızın Yabancı bir ülkede yaşadığı olayları ve edindiği dostlukları anlatıyor. Olaylardan çok sizi duygu yönünden etkileyecek şeker bir kitap. 

Yazara (hem kalemine hem bilgisine) hayran kalacağınız, karakterlere aşık olacağınız, yok böyle bir masum aşk diyeceğiniz bir kitap. Finalinde mutluluktan ağlayacak kadar beni derinden etkilemiş olduğunu belirtmek isterim. 

4 Ağustos 2016 Perşembe

EMMA ⎜Kitap & Film

Emma ⎜ Kitap

Yazar Jane Austen'ı bilir misiniz? Hayatı boyunca İngiliz sosyetesinin bizzat içinde olmuş, eleştirmiş ve ölümünden sonra yaşadığı dönemin temsilcilerinden sayılmış soylu bir kadındır Jane A. Ben kendisini çok severim. Bunun en önemli nedeni gerçekten ahlaklı, inançlı ve güçlü bir yazar olmasıdır. Oluşturduğu karakterlerden tutun soğuk ama esprili anlatımına kadar kitabı ile sizi etkiler.


Aslında Jane Austen yazar olmasının yanı sıra bir sosyologdur(diplomasız :) Halk sosyoloğu yani. Her kitabında yirmi yirmi beş farklı karakteri kısa ve öz bir biçimde anlatır ve o kişilikleri kafanızda olaşmasını sağlar. Belirtmeliyim ki bu karakterlerin hepsi yaşayan insanlardan alınmış ve doğrudan yansıtılmıştır. 

Şimdi biraz Emma kitabından bahsedeyim. Emma, Jane Austen'ın göz bebeği kitabıdır. Bunun bir nedeni de Jane A'nın Emmayı kendisine benzetmesiymiş. Fakat şunu belirtmeliyim ki Yazarın en sevilen kitabı Emma değil, muhtemelen daha önce duymuş olduğunuz aşk ve Gurur kitabıdır. Elizabet ve Darcy'nin aşkı dünyayı sallamış da biraz. 


26 Temmuz 2016 Salı

Neler oluyor #5

Zdravooo!!! Yani boşnakça merhaba!

Görüşmeyeli nasılsınız?? 
(Bosna ilginç bir şekilde yağmurluydu)

Bana nasılsın diye sorulduğunda 25 gündür seferiyim şeklinde cevap veriyorum ahahkjdnfjvbf 

Şimdi itiraz edecek ve kaldığın yerde 15 günden fazla duracaksan seferi olamazsın diyeceksiniz fakat işin garip yanı ben 3 farklı şehir 2 farklı ülke değiştirdim dolayısıyla bir de bakmışım seferilik sürem 25'e kadar uzamış! 

Seferi ayım olmuş olan temmuz ayı da bitiyor. O zaman bu ay içinde neler yapmış olduğuma değiniyim:

Bodrum maşallah 800 kilometre yol demek olduğu için ilk seferilik maceram o zaman başladı. 5 günlük tatilim (1 defa denize gidebildim maalesef) Bosna uçağımın erkene alındığı haberi ile sona erdi ve ilk uçakla TEK BAŞIMA Bodrum-İstanbul yolcusu oldum.


Güzeldi çünkü tektim ve cam kenarı benimdi. Teşekkürler baba!
Akşam yolculuğu olduğu için uçakta güneş battı. Artık gökyüzünün ne kadar güzel olabileceğini siz düşünün.

Sonra 1 günlük seferiliğe ara verip evime geri döndüm. (Yalnızca 12 saat sonra beni yeni bir uçak yolculuğu bekliyordu ve 12 saatin 7 saatini uykuda harcadım. -Uyku önemli tabi) Bu zaman zarfı hücresel veri ağımla geçirdiğim son zamanlardı sonrasında 15 gün yok.

Uyku meselesi demişken uykumdan feragat edip, olmam gereken yere 2 saat önce vardığımı da anlatayım. Bir insan Atatürk Havalimanına 9.30da gelmek için 6.50'de çıkar mı yaw? Çıkarmış. Teşekkürler Hala!

Neyse işte sağ salim vardık elhamdülillah. Fakat sonra bir hayalkırıklığı daha yaşadım: Bosna'ya o gün giden tek kızmışım!

6 Temmuz 2016 Çarşamba

DUYURU! ‹Anket ve Tam liste›

İyi Bayramlar!! Bayramınız nasıl geçiyor? Neşeli? gürültülü? kalabalık? Zengin gibi? Sessiz? Sıkıcı? Sıradışı?

Benim için sıradışı bir bayramdı bu bayram. Her bayram kalabalık ailelerin bir araya geldiği bayramı hayal ederken kendimi Bodrum'da çekirdek aile + bir amca ile tatil yaparken buldum.

Aslında bizim sülalenin buluşma yeri bodrumdur. Yani buraya gelme amacımız akraba toplantısıydı. Fakat yalnız kaldık çünkü babaannem son dönemde biraz kötüleşti. Ayrıca Bosna gezim de, Bodrum tatili için beni beklemedi biz de babamın tatiliyle benim tatilimin kesiştiği tek hafta olan bayram tatilinde buraya geldik ama maalesef yarın ailemden ayrılıp İstanbul'a dönüyorum.


Bayramınızı böyle kuru kuru kutlamak olmaz ben şuraya bir @yugurenokagayaki productiondan yeni bir resim paylaşayım da neredeyse yayınlayamadan bitecek olan bayramın bitmemesinden yararlanayım.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...