17 Ağustos 2018 Cuma

English isn't an art to be mastered it is a tool to get a result #TED

TED konuşmalarından etkilenen bir tek ben miyim? Ablam ve annem konuşmaların büyüsüne kapıldığımı söylüyorlar fakat onların bilmediği bir şey var. Ben gerçekten harika insanlarla tanışıyorum.

Bunlardan biri de Marianna Pascal.
marianna pascal ile ilgili görsel sonucu
İzlediğim 3-5 sohbet videolarından anladığım kadarıyla kendisi 10 seneyi aşkındır Malezya'da yaşayan bir ingiliz. İlginçtir ki eşi bir çinli. Kızları ile beraber Malezya'da yaşamaktadırlar. Kendisi Malezya'ya "yerel ingilizceden evrensel olana ulaşmak amacıyla gönderilen biri." Yani amacı malaylar tarafından bozulmuş ingilizceyi yeniden o asil aksana döndürmek, hataları gidermek.

(Malezya, Güneydoğu Asya'da kuzeyden Tayland'la, güneyden de Singapur'la komşu. Türkiye'nin üçte biri kadar bir yüzölçümüne sahip olan Malezya 28 milyon nüfuslu bir ülke. Başkenti Kuala Lumpur olan ülkenin resmi dini İslâm ve resmi dili ise Malayca'dır. Malezya’da en kalabalık etnik kitle olarak nüfusun % 49’u ile Malaylardır ve Ülkeye siyasi olarak da hâkimler. İkinci büyük etnik unsur % 35 orana sahip olan Çinlilerdir. Çinlilerin içinde az sayıda Müslüman vardır. Çoğunluğu Budist, bir kısmi Hıristiyan’dır. Yüzde 10 oranında da Hindistanlı vardır. Hindistanlıların da az bir kısmi Müslüman, çoğunluğu Hindu’dur. Bir süre İngiliz sömürgesinde yaşamıştır. İngilizcenin temeli buradan gelir.)

Mağmafif Marianna hanımın hayat gayesi biriken onca anı ve deneyimden sonra tam tersine dönmüş. O ingilizcenin katı kurallarla değil sevildiği gibi, mükemmellikten uzak olmasından yana bir tutum içerisinde olmuş. Onun mottosu şu: "İngilizce derece yapılacak bir sanat değildir, sonuç alınacak bir araçtır."

Buraya bu güzel videoları bırakıyorum. Ama acelesi olana gülerken eğleneceğiniz konuşmalardan birkaç kesit de koymayı ihmal etmiyorum.


-Throughout my entire marriage, my Chinese husband has been saying get down from the car. And I've been saying "Honey we're not in the car so we can't get down. We're in the car so we get out. He says "Oooohh okay so get down" :D 
-In fact I was in a taxi other day and the taxi driver said to me " Ok miss you get down here." I said "NONONONO It is You get out here!" He said "It's my taxi you get out!"
-I think the important thing is whatever english we speak is Malaysian, İndian, Canadian, ect that these days we be understood people from other cultures!

Malezyalılar ile ilgili genel bilgi google'dan bulunmuş olsa da şimdi anlatacaklarım bizzat izlediğim bir diziden olacak. SURİ HATİ MR PİLOT:İlgili resim






Çok dindar olmayan bir pilot ile başörtüsü dışında dinle alakasını pek görmediğim güzel bir kızın  birbirlerini severek evlenmelerini konu alıyor. Blah blah blah. Kaliteli bir çekim ve oyuncular senaryoyu kurtaramaz. Bu nedenle eleştirilecek çok yanı var.

Fakat şu bir gerçek. Hayatımda ilk kez başörtülü bir başrol izledim. Bu Türkiye'deki izleyiciler için bir kilometre taşıydı. Durumu çok da sevdim. Gözüm sürekli başörtüsüne takıldı. Nasıl yapıyorlardı o şekli vb.  Türk izleyiciler de sevmiş olacak ki bu diziyi izlememize vesile olan Çiğdem hanım Malezya başörtüsünü satarak ekmeğini kazandı da Endonezyaya gitti :) Harika fikirdi.

Dizinin ya da Malezya dizilerinin gelecekte muhtemlen Türkiyede tutulamayacak olmasının büyük bir sebebi var. Konuşma dilleri olağanüstü "mıymıy". Yani şimdi gerçekten kulak tırmalıyor. Malayca da Hintçe gibi ingilizceyi araya serpme olarak kullanan bir dil. Bu aslında bizim adımıza iyi bir şey ama büyük resme bakıldığında kurtarılamıyor. Bir kere Kore gibi akılda da kalmıyor. İngilizce gibi havalı da değil.  Onu da Allah yaratmış ama işte nereden tutsan elinde kalıyor.

Not: Endonezceyi gerçekten sevmeye çalışmış biri olarak konuşuyorum. Yani ön yargılı olduğumu düşünmeyin. Birkaç kelime de biliyorum! Terima Kasih teşekkürler demek mesela ya da sayang sevdiğim demek :)

Hali hazırda 2 youtuber takip ediyorum. Haftalık kısa film izliyorum. Ama dilin benim adıma oluru yok... Youtuberlar: Fathia izzati ve İcazahra

Hindistanın ingilizce hintçe karışık konuşmasına tüm dünya alışmışken bu 28 milyoncuk ülkeninkilere alışamamamız saçma olurdu. Marianna hanımın dediği gibi farklılıkları kucaklamalıyız çünkü insan kendini yeterli hissedince meyve vermeye başlıyor :)

Böyle uç konuları okumaya değer bulduğunuz için teşekkürler. Bilirsiniz bazen dar bir zamanda böyle kuytu köşedekiler bizler için daha değerli olabiliyor. Ben de sınava 1 ay kala derslerin arasında bulmuştum bu hanımefendiyi. :) Umarım faydalı olmuşumdur.

Sağlıcakla kalın!

10 Temmuz 2018 Salı

Pantolon sorunsalı #2937464

Pantolon modası -takip edebildiğim kadarı ile- son 4 bilmedim 5 senedir aynı. Belki küçük değişiklikler yaparak paçadan kısaltma, uçlara taşlar dizme, dizleri eskitme gibi eksantrik(tdk'dan yazıma baktım lol) şeyler ekleseler de genel olarak rahatsız edici bir darlıkla her kilodan insanı zayıf gösterecek bir pantolon amacı var bu modada.
dar pantolon modası ile ilgili görsel sonucu


Ailemin de dinimin de sıcak bakmadığı dar pantolon modası başlarda beni es geçti çünkü ablamdan kalan bir sürü güzel pantolonum vardı ve bu süre zarfında hiç eksiklik hissetmeden eski bol rahat pantolonlarımla hayatımı devam ettirebiliyordum. Ama bir gün fark ettim ki ben her mevsim aynı pantolonları giyiyordum ve itiraf ediyorum ki bu pantolonları aynı görünümde 5 sene önceki fotoğraflarımda da bulabiliyordum.

Hal böyle olunca 2 sene evvel bir arayışa girdim. Eskisi kadar kaliteli, insanı sıkmayan, darlığı ideal bir pantolon bulmaktı amacım. Fakat maalesef ki geçen iki yılda tüm pantolonlar tek düzeleşmişti. Standart çıkan bu modeller insana tek bir seçenek hakkı veriyordu. Skinny'e boyun eğmek...

Tam bu sırada o yaz pantolon etekler ortaya çıktı. Resmen Allah yardım etmişti. Siyahından aldım, Mavisinden aldım, Açık kahvesi derken bütün yazı kombinleyerek geçirdim. Kış tarifesi başlayınca da eskilere geri döndük.

pantolon etek ile ilgili görsel sonucu

Ve şimdi yeniden yaz. Sıcak mı sıcak bir temmuz ayı bizleri bekliyor. Dolapta bol pantolon etekler duruyor ama her kıyafetin altına da uymuyor tabii ki. Ben yeniden arayışa geçiyorum.

O da ne! Bu sefer de modada bir çatlak buluyorum. Işık içeriye süzüyor. İşte bu! Belden aşağı doğru bedeni sarmayan bileğe doğru vücuda yapışmadan daralan bir pantolon tipi. Hem de birden çok mağazada birden bulunabilen bir şey.

İşte tam o sırada ben Rana, dünyanın en mutlu insanı oluyorum.

Pantolon bu. Satış sitesinde tipi daha garip çıkmış bu nedenle bendeki fotoğrafı koyuyorum.

Az sonra anlatacağım şey de "Back to the Mutsuzluk" adlı çalışmam olacak. Dikkatle okuyun lütfen...

Sınavdan sonraki bir hafta boyunca her gün "Bisiklete binmek istiyorum" dedim. Çünkü bisiklet özgürlüğümü birkaç dakika da olsa bana hissettirecek rüzgara sahipti. Ama maalesef ki hiç binemedim. Sorun niye!

Annemler ailecek Pendik sahilde sürersek ne kadar keyif alacağımızı, tek başıma sokaklarda sürersem bayılabileceğimi, yanımda kimse olmadığı için başıma bir iş gelebileceğimi söylediler.
He, Bir de vaktim olmadı.

En sonunda pendik sahilde verilecek olan Buray konserine erkenden gidip orada bisiklet sürmeye karar verdik. Taşıması kolay olduğu için katlanır bisikleti almaya karar verdik. Katlanır bisikleti alıp arabaya götürmek için taşırken ablam bisikletin çok ağır olduğunu, tekerlekleri olan bir şeyin taşınmasının aptalca olduğunu söyledi. Katlanır halinden yavaşça normal haline getirdiğimiz bisiklet bana bir güven verdi ve ani bir karar verdim: bisikleti arabaya doğru gidondan tutarak hızlıca sürerek götürecektim. Allah aşkına arkamızda atlı mı vardı! Ne bu acele!

Tahmin edin ne oldu?! En son bisikletin üzerinden uçtuğumu hatırlıyorum ki bu bile iyi bir detay. O saniye anladım ki, yeni açılmış ama güvenlikleri kapatılmamış bir bisiklet açıldığı gibi yeniden kapanarak sahibini yerde yuvarlayacak bir güce sahipmiş.

İşin kötü yanı sürücü kursuna yazdırılmaya gidiyordum...

Bisiklet ki benim çok saygı duyduğum bir icattır. Bir kere motor sen, güç sen. Harika bir şey! Bu aklıma spiritteki Gett off my back sahnesini getirdi. Benim mustangim de tıpkı spirit gibi beni bir kenara fırlattı.



Heh işte böyle olunca küçükken külotlu çoraplarımızın yırtılıp da yarayla birleşmesi iğrençliğine benzer bir şey oldu. Pantolonum -daha beş günlük olan- iki dizinden de parçalandı. Bir de yıllardır düşmemiştim. O küçük sızıyı, her harekette kendini hatırlatmasını, kalıcı izler bırakmasını tamamiyle unutmuşum. Ne günlerdi be!

Şimdi her secdeye inişte -artık yaşlılıktan oturarak kılmaya karar verdi verecek teyze gibi- içimden inliyorum. Çok şükür ki daha kötüsü olmadı. Ama şunu anladım, nazar mezara koyar.

Blogumda ilk kez modadan konuşurken yine döndüm dolaştım kötü anılara geldim ya, helal olsun bana. Ama biliyorum siz muhabbeti daha çok seviyorsunuz :)

Son olarak Buray konseri iptal oldu. Çorlu'da -Allah rahmet eylesin- gerçekleşen tren kazası sebebiyle. Bir de sürücü olmak için gereken evrakları ancak doğum günümden sonra doldurabilirmişim. Doğrum günüme de 17 gün var...(27 temmuz)

Kısacası bugüne notum 85.
80'i sağlıklı ve mutlu olduğum için, 5i izlediğim güzel hint filmi için.
15 puanı da neden kırdığımı biliyorsunuz...

Hint filmi de harikaydı bu arada! Bu kadar dırdırımı dinlediğiniz için size bu A+ kalite film tavsiyem olsun: Hindi Medium. Hadi yine iyisiniz !


Konusu ve yorumu için tavsiye aldığım bloga yönlendiriyorum tık tık
Bir gün aklıma gelir de yorumlarsam şaşırmayın! Buna değer.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Betizmmm vs AliofficialUK

Çok vine izleyen birisi değilim. Hatta vine uygulamasını şu zamana kadar hiç indirmedim. Bizim komik video anlayışımız twitter trollerinden ibaretti. 


Sonra Betizmmmi gördüm
güldüm
garipsedim
güldüm
hoşuma gitti
güldüm
takip ettim
güldüm
ablama söyledim
güldüm
anneme gösterdim
güldüm

sonra sıkıldım.

Ama bu betizmin suçu ya da sorunu değildi tabi ki. Birine takılmak yaklaşık 3 günümü alıyor sonra o heves BUM! uçup gidiyor hepsi bu.

Tabi ki Betizmmi takipten çıkmadım. Fakat bana Betizmmi unutturacak biriyle karşılaştım: @ALİOFFİCİALUK

Kendisi Bangladeşli bir komedyen. Kahkahalar atmanızı sağlayabilecek biri. İngilterede yaşıyor. Çok komik. Yıllardır sıkıldıkça kafasından senaryolar kuruyor, 5-10 farklı tiplemeye bürünüyor ve sonunda ortaya yaklaşık bir dakikalık videolar çıkıyor.

Sonra instagramda yayınlıyor veeeee Mavi tik! Evet patlıyor! O ÜNLÜ BİRİ! (Ülkemizde pek tanıyan olmasa da...)

  • Mavi tik demişken o bölüm çok komikti! İzlemek için Tık tık

Ama tabii ki en çok ona gülmedim




Mavi tiki seçmem ayıp olurdu.

Size seçtiğim bu kısa video turunu @Aliofficial'ın kendi sayfasındaki 825 gönderi ile tamamlayabilirsiniz.

Maalesef benim derse gitmem lazım.
Burada ne işim var ben de bilmiyorum.
Sanırım yakıtım yorumlar oldu.
Gelmeyeceğim demiştim...
Her dakika önemli demiştim.
Ama buradayım çünkü bugün 200e yakın türkçe sorusu çözdüm :)

Bir de size bir şey göstermek istemiştim.

Boş bir vakitte çiziverdim. Aliofficial'a da gönderdim. AMA BAKMADI. GÖRMEDİ.

Şimdi sizden ricam boş bir vaktinizde  İnstagramımda bu gönderimin altına Ali official'ı etiketlemeniz.

Sağlıcakla kalın!

23 Temmuz 2017 Pazar

Mescidi Aksa'ya Mektup

Aslında bu mektubu başka zaman yayınlayacaktım ama sanırım şimdi tam vakti #FİLİSTİNGÜÇLÜKAL!



Sevgili Kudüs,

Son zamanlarda İsrail havalimanında gibiyim. Bilinçsizce bekletiliyorum, ulaşamıyorum sana. Sorular soruluyor, cevap verirsem susturulacağım. Belki de bu yüzden yazamadım ilk anda sana. Ne sana ne de Filistin sokaklarına. Affet beni, affet.

Sen kanlanınca her yer kan gölüne döndü diyorlar. Etrafıma bakmaya çalışıyorum, sonra hemen çocukluktan kalma bir refleksle gözlerimi kapatıyorum. Beni kan tutuyor. Evet evet, bu yüzden.

Dünya savaşı haritalarının değişim özelliğini taşıyan tek yer Filistin sanki. Günden güne sessizce siliniyor yazılar, siliniyor sınırlar, siliniyor insanlar. Geriye kalan tek şey Kudüs ve ben onu göremiyorum!

Gözlerini kapa, dedi annem. Hayal et, dedi. Tabelalardaki nefret söylemlerini değil, sokaklardaki ümit dolu duvar yazılarını hayal et. Milyonlarca liraya evlerini terk etmeyen, koca yürekli Kudüs insanlarını hayal et. Mescidi Aksa’nın yanındaki Kubbet-üs Sahra'nın altın sarısı kubbesinin güneş gibi seni aydınlatmasına izin ver.

Gözlerimi kapadım. Caddelerin bile din ile anıldığı bu labirent misali sokaklarda, kendimi çıkmazda buldum. Acımasız olduklarını bile bile Yahudi sokaklarına giriyorum anne. Burada insanlar nefreti erdem, intikamı üç öğün yenen bir yemek sanıyorlar. 

Kadın askerler geliyor yanıma. Durdurdukları, sorguladıkları insanlara yaptıkları yargısız infaz ile şiddeti, aslında en çok bana yapıyorlar. Korkuyorum.
Neler oluyor böyle! Soykırımlar unutulursa tekrar edecekti, unutturmadılar fakat bizzat kendileri tekrar ettiriyorlar!

Yıllardır okuduğum kitapları, izlediğim filmleri düşünüyorum. Ya Rabbim, bu insanlar Almanya’nın kamplarında toplu halde kıyıma uğrayanlar olamaz! Olsaydılar kıymazlardı bunca cana. Kıymamalıydılar. Tabi ya, insan çabuk unutan günahkâr bir varlıktır. Şimdi anlıyorum, mazlum Yahudi edebiyatının bittiği yermiş İsrail. Yahudi filmlerine, siyonistlerin güçlü silahlarına döktüğüm her gözyaşı için şimdi çok pişmanım.

Vurulmuşum kollarımdan silahlarıyla. Kırık kolumu saracak gücü bile kendimde bulamıyorum. Halbuki o gücü bir bulabilsem, elime bir kalem de ben alabilsem, direneceğim onlara karşı. Bir şiir, bir film, bir fotoğraf… Meğerse dünyanın en güçlü silahlarıymış.

Bir şeyler yapmalıyım! Yapmalıyım ama kendimi iş çıkışı gereksiz kontrollerden geçirilen Filistinli gibi hissediyorum. Ben kırılmıyorum, hayallerim kırılıyor. Ne yaparsam yapayım maaşımın ancak üçte birini vereceklermiş gibi hissediyorum.

Allah’tan ümit kesilmez! 

Allah yürü ya kulum, diyor. Bense emeklemeden koşmayı, yaşamadan cennet'i istiyorum. Allah’ım ilk önce beni ıslah et!


Ey Kudüs! Geçmişte Mekke’ye uzaktın, mabedinin adı Mescid-i Aksa oldu. Şimdi birkaç saate varabileceğim kadar yakınsın fakat seni yakın diye nitelendiremiyorum. Hayır, bu uzaklık aramızdaki dağlardan değil, bilinçsiz kalmış gönlümden bahsediyorum!

Müslümanların ilk kıblesi dedim, peygamberimizin Miraç’a yükseldiği yer dedim fakat sana evim diyemedim. Eğer evim demiş olsaydım selam sabah vermeden, elinde masum insanların kanıyla kapından girenlere en çok tepkiyi benim göstermem gerekirdi. Yapmadım, yapamadım… Affet beni Allah'ım, affet! Kanla savunulmuş sokaklara giremiyorum. Bir şeyler yapmadıkça buna kendimi layık hissetmiyorum.

Ey Kudüs! Bir gün Allah’ın izniyle güçlü bir kalemle Mescid-i Aksa’da iki rekat namaz kılacağım! O zaman beni ne bir korku alacak ne de bir ümitsizlik. Ve savaş bittiğinde İslam aleminin sessizliğini değil birleşmiş bir ümmetin varlığını hatırlayacaksın!


Kalbinin kilidini Kudüs’e teslim etmişlerden biri…

Filistin ile ilgili başka yazılarım için:


ASK İSRAELS

2 Şubat 2017 Perşembe

Arşivden #2 [Alıntı] -Uğultulu Tepeler

Bu sefer 2 ya da 3 sene önce okumuş olduğum tek kelimeyle dehşet bir kitaptan söz edeceğim. Ama asıl konumuz kitabı tanıtmak değil alıntıyı yorumlamak. 

NoT: Yorumun ucu Kore dizilerine dayanmaktadır. Evet bunu başardım.



Uğultulu tepeler kitabını çok severim. Gerçekten çok farklı ve ilginç bir ingiliz romanıdır. Konusu aşktan çok intikam ve nefret olan bu kitap ölümünden hemen önce yayınladığı tek kitabıdır. 
Aynı zamanda İngiliz edebiyatında kin ve nefretin temsilcisi olan Heatclif'i kazandırmış bir romandır.

1000kitap sitesinde görüp beğendiğim güzel bir alıntı var:


ranaagashicik"Bir solukta okuyabildiğim nadir klasiklerden sanırım. Dili mükemmel, kurgusu mükemmel. Karakterlere gelirsek onlar mükemmelin tam zıttı durumdalar. Zaafları olan hatta biraz da hastalıklı. Kitabı muhteşem yapan da bu sanırım. Ne kadar hastalıklı olursa olsun, hatta ne kadar hastalıklı olursa o kadar çok büyüyor sanırım 'aşk' denen duygu. Zayıf, şımarık, hırslı, hatta düpedüz kötü insanlar, belki de tarihe geçecek masalsı aşkların daha çok hakkını veriyorlar."
***Yorum 1K sitesinden Özge Uzun adında birinin. O kadar çok beğendim ki buraya koyayım dedim😊***


#Uğultulutepeler i okuyalı 1-2 yıl oluyor fakat kitabın etkisi hala üzerimde. Hala daha heathcliff'e bir zamanlar acıdığıma hatırlar ve kendime kızarım. Ana karakterden herkes gibi nefret ediyorum. Buna rağmen kitabı herkese tavsiye etmekten geri durmuyorum😏



OKUYUN SONRA DA GELİN BU ALINTIMA BİR GÖZ ATIN. 
Üşendiniz mi? Okumaya devam edin.
Çünkü öyle spoiler bir alıntı değil sadece okuyunca anlaşılması kolaylaşan bir alıntı.
"Sence Hindley oğlunu görseydi onunla gurur duymaz mıydı? Kendi oğluma baktıkça benim gurur duyduğum gibi. Gene de arada şöyle bir fark var; bir tanesi kaldırım niyetine kullanılmış altın, diğeri gümüş niyetine parlatılmış teneke kutu."
Alıntının bana hatırlattığı ilk şey yıllarca dizilerde filmlerde, kötü karakterlerin oğulları kısmen saf bazen aptal olurken masum karakterlerin oğulları hep zeki olması. Acaba bu durum senaristlerin kendi işi midir yoksa yalnızca Dünya'nın bir yansıması mıdır? 

Ne de olsa "Alimden zalim, zalimden alim doğar" diye bir "Fact" var.

Bu alıntı, benim kitapta en etkilendiğim cümleydi. Kaldırım niyetine kullanılmış altın, gümüş niyetine parlatılmış teneke... Kısacası hayatın başka bir kilit noktası. Hayatta ne olacağını kimsenin önceden kestirememesi...

Geçenlerde ablamla güzel bir şey fark ettik. Bildiğiniz gibi Kore dizilerinde konunun kalmadığı son 4 bölümde, senarist taht kavgasını ileri sürerek dizinin türü ne olursa olsun diziyi entrikaya sürükler. Bu bazen diziye heyecan katarken genelde okuyucuları sıkar.
Fakat belki de okuyucuyu en çok yoran şu sahne olur:
(Örnektir herhangi bir diziden alıntı değil)

-Baba! Niye gerçeği söylemedin!
-Söyleyemezdim.
-O zaman şimdi söyle beni kaçıran kim?
- Tamam ama önce buluşalım.

STOP!

Önce buluşalım ne demektir? Öznesi 1.çoğul şahıs olan bu cümleler genelde biz olamadan sonlanır.

Yani babaya araba çarpar
Ya da komaya girer.
Ya da Ölür.

Bize de masum adama dua edip yas tutmak düşer.

Peki ya Türk dizileri? Onlarda ne olur?

-Baba?
-Oğlum senin annen bir melekti. Ben ölüyorum kendine iyi bak.

İşin şakası bir yana eğer bir olay çözülmüşse türk dizilerinde artık sona gelinmiştir. Artık uzatılmaz. Masum adam buluşma ayarlamadan önce gerçekleri anlatır. Tutamaz kendini.
Zaten bu hızlılık nedeniyle de senaristler hiçbir zaman olayları çözmezler.

Bu durumun asıl nedeni sizce nedir? Acaba Korelilerin kader inancı olmaması mıdır? Yani normal bir insanın kavramasının zor olduğunu bu kavram özellikle din karmaşası yaşanan korede olacak tehlikelere ihtimal azaltmasına yol açıyor olabilir mi?

Belki de o masum adam öleceğine hiçbir ihtimal vermediği için bütün bunlar olmuştur.

Benim söyleyeceklerim bu kadar. Söz sizde :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...