30 Aralık 2021 Perşembe

Çarklarım #Senaryo yazmak

Bir önceki yazımda üretkenlik çarkı sorunum olduğundan bahsetmiştim. Olmayacak hayallere kapılıp sürekli düş kırıklığı yaşadığımdan ve bunun hayatıma getirlerinin de götürülerinin de olduğunu ifade etmiştim.

Bu durum o kadar çok tekrar etti ki artık ne zaman hangi hayali kurduğumu fark etmeye başladım. (FMF hastaları da karın ağrısının ne zaman geleceğini bilirlermiş anlarlarmış benimki de o hesap)

Mesela yazın tatile yazlığa gittiğimde başlıyorum kafamda senaryo yazmaya.

Her sene temmuz ayında. Elime kalem kağıt alıp notlar almaya başlıyorum. Karakterleri olayları birbirine katıp karıştırıp çorba ediyorum. Başta keyif veriyor. Sonra baktım işin içinden çıkamıyorum. Yazmayı bırakıyorum. Uzun süre elime kalem kağıt almıyorum.

Bir sonraki sene tekrar baştan başlıyorum hikayeyi kurmaya.

En azından eskiden böyleydi.

Ama son zamanlarda bu durum güzel bir dizi film izlediğimde de olmaya başladı.

İşin kötü yanı izlediğim güzel dizi filmlerin senaryolarını alıp kendi evrenimde yeniden kurmaya çalışıyorum.

Sanırım bu kadarı fazla.

O kadar çok dizi izledim ki artık denklemlerini bile incelesem mutlu oluyorum.

Sanki diziler matematik problemi.

SAKİN OL ONLAR SADECE EĞLENCE ARACI.

Ama benim için artık araç değiller. Özellikle iyi bir dizi izlemişsem onlar bir amaç.

Başarmak istediğim bir amaç.

Ne ki bu amaç?

Kendimi ifade etmek mi?

Var olduğunu ilan etmek mi?

Boşlukları doldurmak mı?

Not:Sıklıkla dönüp dönüp izlediğim diziler:

Reply 1988

Because this is my first life

Cheese in the trap

The time

...

(Şimdilik aklıma bunlar geliyor ama emin olun liste daha fazla.)

Bu dizileri izlediğimde kendimi son model araba sahibi olmuşum da arabama hayran hayran bakıyormuşum gibi hissediyorum.

Gerçekten de arkasında benzer büyüklükte bir emek oluyor. O yüzden hayran olunmayacak gibi değiller. Ama kardeşim bu kadar da abartılmaz! O sadece bir dizi şimdi tableti yere bırak...

Sanırım giderek daha fazla abartma sebebim bu işlerin göründüğü kadar kolay olmadığını tekrar tekrar başarısız denemelerimin sonucunda anlamış olmam. Gerçekten senaryo yazmak film çekmek öyle her yiğidin harcı değilmiş.

Yetenek, para, zaman ve
adanmışlık istiyor.

Bende ise ne yetenek ne para ne de adanmışlık var.

Ara ara Erdal bakkalın çıkışını yapasım geliyor. " Bakkalım ben bakkal bende ne arar!" "Tıpçısın sen tıpçı!" Bırak bu işleri otur oturduğun yerde.

Ama var ya en etkili yöntemim şu: Batesmotelpro - Yaşama sanatı


Sonuç olarak ben ayağımı yorganıma göre uzatmayarak kendime işkence ediyorum. Daha kötüsü bundan zevk alıyorum. 

Ama bu sağlıklı değil. 

Bu çarktan kurtulmam lazım.

Cidden lazım mı bir dakika?

Bunun ilacı tamamen bırakmak mı yoksa hobi olarak devam etmek mi?

Geçmişte asla anlam veremediğim bir kavramı yakın zamanda anlamaya başladım: Hobi

Hobi neymiş biliyor musunuz? 

Hobi, insanın alışmasının bir karşılığı olmayacağını bile bile yaptığı işten zevk almasıymış.

Aslında senaryo yazmaya çalışmak benim için yavaş yavaş buna dönüştü.

O yüzden bunu tamamen bırakmak yerine kayıtlı bir dosyada tutmak istiyorum:

Burada.

Hem fena mı buraya yazmak için bahanem olur pek de şahane olur. Bakarsınız sık sık gelirim.

Zaten öyle harika fikirler değil. Sadece "keşke olsaydı" dediğim konularda sinopsisler yazıyorum.

O zaman bir sonraki senaryo fikirlerim yazısında görüşmek üzere!

Üretkenlik çarkım

Size bir anımdan bahsedeceğim.

Tarih 13 Mart 2020. 3 ay önce hayatımıza giren koronavirüsü asla ciddiye almadığımız günler. Aslında ocağın son günlerinde çinlilerin en çok ziyaret ettiği turistik bölge olan Kapadokya'da maske takmıştım ama anı olsun diye. O kadar.

Ne virüsün hayatı durduracağına inanıyorum ne de bu kadar ölümcül olabileceğine.

Bunun sebebi biraz da tam o aralar sınav döneminde olmamdı. Dünyada global bir pandemi yaşanıyordu. İtalya her gün felaket tablolar paylaşıyordu. Ama işte sınavım vardı. Sınav dönemi tüm her şey ağır çekime alınır. Dersler ise tam gaz ileri.

Neyse işte sınava 5 gün kalmıştı ve ben bu sefer cidden iyi bir çalışma programı yapmıştım. Her gün 7-8 saat çalışıyordum ve acayip bir biçimde keyfim yerindeydi. Sürekli dersle meşgul olmama rağmen yatmadan önce ve ders aralarında sürekli sınavdan sonra yapmak için hayaller kuruyordum. Hatta sınavdan sonrası için değil direkt yazın tamamen boş günlerim olduğunda yapacağım şeyler için bile planlar yapmaya başlamıştım. Sanırım kendimi bu şekilde derslerime motive ediyordum. Bitecek hepsi geçecek. 

O dönem çalışmalarımın arasına bir de tiyatro kursu sıkıştırmıştım. Haftada 1 gün 30 kişilik bir ekiple ders yapıyorduk. Henüz 3 hafta olmuştu kurs başlayalı. Tiyatro hocası her hafta konuşmasına virüsle başlıyordu. "Koronavirüsten korkuyor musunuz? Bakın yakında her şey iptal olacak diyordu. 

Gülüyoruz.

Asla inanmıyorum.

Yok ya olur mu öyle şey?

Oldu valla. O dersten çıktık yurda yürüyoruz. Haber geldi.

Okullar 3 hafta tatil.

Ne yalan söyleyeyim. Sınavın yarattığı stres ve sınav bitsin yapacağım dediğim hayaller beynimin içinde dans etmeye başladı.

İkinci bir habere kadar okullar tatil.

Oha ne güzel bir haber!

Ne bileyim 2 yıl okul tatili kitabının gerçek olacağını.

Sevindim olacaklardan habersiz.

Aslında beynimin içindeki çalışkan Rana sitemkardı nolacak şimdi tüm bilgileri silip yeniden yüklememiz gerekecekti. Ama olsun dönem ortası yaz tatilime kavuşmuştum ya gerisi önemli değil-idi .

Bunlar küçük dünyamda sığ bir şekilde yaptığım değerlendirmede vardığım sonuçtu. Yanlıştı birçok insan vefat etti ve hayat durma noktasına geldi.

Ama bu bir gerçek böyle hissettim düşündüm.

Şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki Pandemi ilk anda bende etik olmayan mutluluklar yaratmış.

O günleri şöyle hatırlıyorum: Her akşam vaka sayılarının açıklanmasını büyük bir endişe ve korkuyla bekliyorum. Vakalar asla azalmıyor sürekli artıyor ve her gün insanlar ölüyor. İnsanların ölümü sayıyla değerlendiriliyor. Korkunç bir deyim. Daha korkuncu henüz bitmemiş olması.

Sanırım yavaştan kanıksadık bu durumu.

Umarım yeni yılda son bulur.

Allah daha beterinden korusun. Amin.

Hikayeye geri dönecek olursak yurttan apar topar eve geldim. 3 hafta boyunca stres ve endişeyle gündemi takip ettim.

Ve tahmin edin ne yapmadım?
Hayallerimi.

Ben vaktim olsa kesin yapardım dediğim şeyleri aslında vaktim olduğunda da yapmadığımı gördüm.

Bu hayaller neydi biraz açmam gerekirse şöyle:

Her sınav öncesi bana yeni bir YouTube kanalı açma fikri gelir.

Şaka değil gerçekten.

Bir gün mobilya kaplama youtuberı olmaya karar veririm. Bir gün sesli kitap kanalı açarım bir gün genel kültür kanalı bir gün dikiş kanalı bir gün vloger bir gün...

Bu liste her sınav öncesinde genişler. Geceleri yatmadan önce planlar yaparım. Önce hangisi çekilecek diye. Sanki içerikler tamamlamışım da sıra ona gelmiş gibi heyecanlanırım. Kalbim küt küt atar. Yeni bir işe girişecek olmanın heyecanı vardır içimde.

Sonra sınav geçer. 

Bir hevesle hesap açarım belki. Belki de açmam. O fikre ne kadar inandığıma bağlı. Ama iki türlü de bir sonuca bağlanmaz. Ben hayallerimin youtuberı olarak kalırım ortada.

Boş vakti değerlendirmek için oturur dizi izlerim. 

Bu bir bağımlılık.

Üretkendik evresi sona erer.

Alkış

Teşekkürler teşekkürler.

Son

Peki ben bu döngüleri her sınav öncesi yaşamak zorunda mıyım?

Bu durum sağlıklı mı?

Neyden kaçıyorum?

Sınav stresi beni olmayacak düşler kurmaya mı zorluyor?

Hayalkırıklıklarım bende bir stres yaratıyor mu?

Bu döngü kırılacak mı bir gün?

Cevabı bilen var mı Allah aşkına HELP!

Not: Bu durum yapmam gereken şeyler ile ilgili değil. Yani mesela yazın Arapça çalışırım demiştim o dönem ve pandemi olunca 1 ay yoğun bir şekilde A1-A2 Arapça öğrenmiştim. O konuda kendime haksızlık etmemeliyim. Bu dediklerim hep uçuk kaçık hayallerle ilgili.

Kendi kendime

Kendimi affettim.

Böyle cringe bir bloga sahip olduğum için.

Kendimi tebrik ettim.

İyisiyle kötüsüyle emek verip böyle bir bloga sahip olduğum için.

Kendime kızdım.

15 yaşındaki o Rana'nın hayal ettiği biri olamadığım için.

Kendime hayran oldum.

Kurduğu hayaller için çabaladığı için.

Kendime acıdım.

Geçmişte değersiz şeylere çok önem verdiğim için.

Kendimi azarladım.

Çok çalışıp, isteyerek geldiğim konumu aşağıladığım için.

Kendimi öteki buldum.

Yıllar geçti ve ben paslandım. Aynı kişi değilim.

Kendime dönüp baktım.

Hala bir dizi bağımlısıyım. 

Kendime artık vakit ayırmıyorum.

Beni geliştiren şey büyümem değil de beyin jimnastiğiymiş.

Kendi bahanem okuyucu kitlemmiş.

Halbuki en iyi okur benmişim.

Kendi kendimin dostu ve düşmanıymışım.




2 Şubat 2019 Cumartesi

12 #15DAYSCHALLENGE

Hayata dair

Demin bugün ne yazsam diye düşünürken bilgisayarda bulunan şarkılardan rastgele bir şeyler açtım. Uzun zamandır ilk kez bilgisayardan müzik dinliyordum ve bu listeyi en son 3 sene önce güncellemiştim.

İlk şarkı geldi. ilk saniye şarkının kimliğini çıkardım. Kaç yıllarında dinlediğimi, kimlerin söylediğini, nerede duyduğumu. 2. saniyede en çok hangi zamanlar dinlediğimi hatırladı ve 3. saniyeyi dolduramadan şarkıyı değiştirdim. Çünkü bir anda şarkının bir sonraki ritmini ve ardından gelen söleri, kısacası her şeyi hatırlayıverdim. Hafızama Usb ile bir şeyler yüklemişler gibiydi. Devamını beynimden dinledikçe aklıma bunu dinlediğim zamanlar geldi. Kimisinde diziden bir kesit, (Albümün büyük bir kısmı Ost'den oluşuyor.) Kimisinde klip görüntüleri... Kimisinde de o şarkıyı dinlerken bulunduğum mekanlar, çözdüğüm sorular...

Kim demiş en güçlü hafıza kokudadır diye! Bana sorarsanız en güçlü hafıza, eskitilmiş yıllanmış şarkıdadır. Çünkü sizi alır bambaşka mekanlara götürür. Gitmek istemez ve hemen şarkıyı atla tuşuna tıklarsınız. Bu işler böyledir. Çünkü bir kez o asansöre bindiniz mi inemezsiniz. Zorla götürür.

Aslında bu şarkıyı dinlerken onda oluşan bu anlamlar hoşumuza gitmişti. Fakat bakın, artık dinleyemez olduk. Bu bize nelere mal oldu gördünüz mü? Sırf o şarkıyla 3 ayını geçirdiğin için artık o şarkı 2015in kışı diye kodlandı. O şarkı bir daha asla 2019un yazı olamaz. Ne kadar uğraşırsan uğraş.

İşte bu nedenle sevdiğimiz şarkılara nazik davranmalıyız. Ne kadar çok sevsek de onlara geri dönüşümsüz anlamlar yükleyerek onları da kendimizi de kötü bir duruma sokmamalıyız.

Peki bu gerçekten elimizde mi?

Yapmaya değer

Sevdiğimiz şarkılar deyip duruyorum da nedir bu sevdiğimiz şarkılar?

Bana sorarsanız bir şarkıyı iki tür sevebilirsiniz:

.
  • İlk duyuşta adını bile bilmeyerek "Bu ne kadar güzelmiş!" diyerek.
  • Tamamını beğenmediniz hatta ilginizi bile çekmedi ama her bölümde çalıyor/ her yerde karşınıza çıkıyor/ Çocukluğunuzdan beri sürekli duyuyorsunuz.
O kadar çok duyuyorsunuz ki artık o şarkı çalınca bulunduğunuz mekan sık dinlediğiniz mekana dönüşüyor. Şarkının devamını çok bilmiyorsunuz ama bir şeyler çok tanıdık geliyor.

Aslında bir şarkıyı ilk kez duymaktan daha avantajlı bir durum değil mi? Şarkıya neredeyse eşlik edeceksiniz!

İşte bu şarkıya mekansal değer verin. Onu bir diziyle anın. O diziyi yeniden izlemek yerine o şarkıyı açın 3-5 dakika dinleyin. Sanki bir usb'den yeniden bölümler yüklenmiş gibi hissedersiniz. Hatta daha iyisi olur, yalnızca en sevdiğiniz sahneler aklınıza gelir. Çünkü kötü sahneler daima unutulur.

İlk duyuşta aşk şarkılarınıza ise sakın böyle davranmayın. Onları bir kenara yazın ve unutun.

Sonra bir gün bulun.

Dinleyin.

Tamam, bir kez daha dinleyebilisiniz.

Duralım. Fazlası bu şarkıyı ikincisinin konumuna sokacaktır. Dikkatli olun. 
O nadir bir parça ve bu saygıyı hak ediyor. 

Ben bunları söyledim ama insan beyni öyle bir şey ki yaşanılan her şeye bir neden bulmak için çaba gösteriyor. Sizin bu şarkıyı ara sıra açıp dinlemeniz bile bu şarkıyı bir moda sokmaya yetecektir. Ben size yalnızca şu uyarıyı yapabilirim:

Öyle metrolarda öylesine müzik dinlemek için açılan parçalara bunları katmayın.

Ben böyle konuşuyorum da Allah aşkına ben kimim? Tek özelliğim insan olmak ve bazı tınılardan hoşlanabilmek. 350 tane şarkılık bir playlisti 3 yıl dinleyebilmek gibi doğaüstü güçlerim de vardır ama bütün bunlar geçmişte kaldı. Şuan taş çatlasa 50+

Ben yalnız bir dinleyiciyim. Naçizane fikirlerim sizde bu kadar gereksiz bir konu üzerine bile düşünebilme fırsatı yarattıysa ne mutlu bana!

Günün Şarkısı: 1988 OST Kim Feel 

Demiştim size, bir anda tüm dizi tekrar yükleniyor beyne.

Dizinin konusu: İnsanlar kırılabilir, sevebilir, yorulabilir. Ama aile öyle bir şeydir ki bunların ötesindedir. Bu kurum bunlarla baş edebilmeyi öğrenmiştir. İşte böyle bir şeydir aile olmak dost olmak..
Kim Feel - Youth ile ilgili görsel sonucu

Allah'ım ne güzel diziydi. Türkiye'de de böyle anlamlı dizilerin çekilmesi dileğiyle...

31 Ocak 2019 Perşembe

11 #15DAYSCHALLENGE

Hayata dair

Benim annem eczacı. Eczacı çocukları iki şeyi çok iyi bilir.

1. Eczaneci dersen eczacı ebeveynin sana çok kızacağını.
2. Eczanenin eczacı çocukları için bir uzun süreli bekleme salonu olduğunu ve küçüklüklerinin orada geçtiğini.

Biz 3 kardeş de eczanenin arkasında küçük odada büyüdük. Okuldan gelince hemen eve gidemezdik çünkü annemin işleri vardı. İşlerini bitirir öyle eve geçerdik. O zamana kadar bakkaldan aldığımız yiyeceklerle oyalanır, tüplü televizyondan çizgi film izlerdik. Fakat bakkala kimin gideceği hep bir tartışma konusu olurdu.

Aslında bunun nedeni o bakkalın sahibinin karanlık yüzüydü. Çok sonra bir sürü kötü olay oldu ve bakkal kapandı. Herneyse magazini bir kenara bırakalım.

Bana sorarsanız bu çekinme durumu her insanda az çok olur. Sonuçta ilk kez gördüğümüz bir insana isteğimizi, derdimizi kısa bir süre zarfında anlatmamız gerekiyor. Ya beklenilen cevabı alamazsam diye insan ister istemez düşünüyor.

Kabul bunu bakkaldan alacağın bir çikolata için düşünmek çok saçma. Ama işte 7 yaşında bir çocuk da o kadar mantıklı davranamıyor.

Yapmaya değer

Yıllar sonra bu çekinmeler üst üste binerek hayatımı zorlaştırmaya başlayınca buna bir dur demeye karar verdim. Bunu yaparken de asla kamera karşısında yapamadığım rol yeteneğimi kullandım. Hem eğlendim hem öğrendim. Neyi soracağımı, nasıl bir başlangıç yapacağımı ve aldığım yanıta nasıl bir cevap vererek seviyeyi hep istenilen yerde tutacağımı...

Bunu yaparken iki önemli şeyi kullandım: İlki alacağım tepkinin bana dönük yüzünün aslında hiç o kadar büyük bir etki olmadığını.

1- Olay: Bir mağazaya girip hoşuma giden bir kıyafet için indirim talep ettiğimde 3 şekilde karşılanabilirim:

  • Mağaza sahibi çok seviyeli bir şekilde bunun olamayacağını/olabileceğini söyler.
  • Mağaza sahibi fazla samimi davranarak nükteli bir şekilde beni reddeder/onaylar.
  • Mağaza sahibi beni tersleyerek-kaba bir şekilde- yaptığım şeyin absürt olduğunu söyler.
En çok korktuğumuz seçenek 3.sü değil mi?
Peki ama öyle bir tepkiyle karşılaşırsak hayatımızda ne değişir.
  1. Bir kere o günkü modumuzda bir düşüş yaşanır.
  2. Tecrübe sonucu bir daha bunu yapmamaya karar verebiliriz.
  3. Bu kendimize güvenimizin biraz azaldığını hissetmemize neden olabilir
  4. O kıyafeti çok beğensek de almaktan vazgeçebiliriz.
Peki şey, bu sonuçların hepsi aslında sadece bizim üzerimizde bir etki bıraktı değil mi? Siz üzüldünüz, siz karar değiştirdiniz, siz mental olarak yoruldunuz. Yani eğer biz bu etkilere karşı koyabilseydik bu kötü etkilerin hepsi ortadan kalkardı. Yani her şey aslında beynimizde bitiyor. Üzülmek de sevinmek de. Ben bunu fark edince en önemli beyin yanılsamasını kullandım. Ödülle mutlu olabilmenin tüm üzüntülerimi alıp götürebileceği methodunu.

Bir oyun olsa bu konuşma. Tabi bu oyunun kurallarını da ben koysam. Üç seçenek de bana oyunu kazandırsa. Yani bu oyunu kazanabilmem için sadece bu konuşmayı başlatabilecek cesareti göstermem yetse?

Oyunumu yeniden bir örnekle anlatacağım.
Mesela o mağazaya girme nedeniniz elbisenin fiyatını sormak olmasa da içeridekilerin size vereceği tepkileri ölçmek olsa? Böylece karşınızdaki size 3. seçenekteki cevabı verse bile bu hayatınızda neyi değiştirmiş olur ki?

  1. Bir kere araştırmanıza yeni bir bilgi girmiş oldu. 
  2. Yeni gelen veri ile konuşmanıza karşı aldığınız tepkileri inceleyebilme fırsatınız doğdu!
  3. Kendinize güveniniz yine azaldı mı? Bence kendinizle gurur duymalısınız! Yeni bir bilgi edindiniz ve bunun için yaptığınız tek şey soru sormaktı. 
Araştırmaya devam! Hem bakarsınız belki kendinizi soru sorma biçiminde o kadar geliştirirsiniz ki, istatistikler bir anda 1 ve 2 seçeneklerine döner. Çünkü hitabetiniz karşınızdakinin konuşma tarzını da  etkiler. Masa tenisi oynamak gibi düşünün. Karşınızdaki hep yanlış şekilde topu atarsa oynamakta ne kadar zorlanırsınız. Fakat eğer siz ona düzgünce vurabileceği şekilde atarsanız oyun bir anda yumuşar. Karşıdaki de şöyle düşünür: Ne kadar iyi oynuyorum.

Ve sahne sonlanır.

Kes-tik. 

ssjksj

Günün kısa filmi: Siyah Şemsiyeli kadın 

Bu filmi yaklaşık bir saat önce televizyonda izledim. TRT OKUL'da yayınlanan "kısa film akademisi"   programına katılan bir konuğun filmiydi. Kısa filmden buraya yazabileceğim kadar etkilendim. İzleyin izlettirin.
Hatta bölümü de buraya koyayım.
Bölümün son 10 dakikasından filmi izleyebilirsiniz.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...